Cenk Ağcabay, Umut Yazıları

Yeni büyük savaş konjonktürü, Bolşevizm ve Spartaküsçülük – Cenk Ağcabay

20. yüzyılın büyük devrimcileri Rosa Luxemburg ve Karl Liebnecht emperyalizmin dünyayı kana ve ateşe boğan savaşının yarattığı devrimci dalganın Avrupa’yı sarstığı günlerde karşı-devrimin alçakça saldırılarıyla katledildi. Katledildiler çünkü onlar Almanya’da savaşın yıkıntılarının altından kalkarak yeni bir toplum kurma iradesine sahip olan yegane sınıfın proletaryanın devrimci önderleriydi.

Karşı devrim tarafından katledildiler çünkü proletaryanın devrimci iradesi önderleri olan bu büyük devrimcilerin varlığında cisimleşmişti. Alman burjuvazisi derin sınıf bilinciyle, iktidarını sürdürebilmesinin yolunun proletaryanın devrimci iradesini ezmekten geçtiğini biliyordu. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği momentlerde, savaşan sınıfların iradeleri onların siyasal kurmaylıklarında temsil olur. Alman burjuvazisi katliamlarla proletaryayı kurmaysız bırakarak zaferini güvenceye aldı.

Rosa büyük savaşın yarattığı sonuçlardan devrimci dersleri ustaca çıkardığı için; savaşın sadece kan, gözyaşı, yıkım değil aynı zamanda bir devrimin kanı anlamına geldiğini net olarak kavradığı ve bunu proletaryaya kavratmaya çalıştığı için katledildi. Hapishane duvarları arasında kaleme aldığı savaş analizinde bunu şöyle ifade etmişti:

                “Bir şey kesindir: Dünya savaşı dünyada değişiklik demektir. Tavşanın neşeyle yoluna devam etmek için fırtınanın geçmesini beklemek üzere çalının altına saklanması gibi, her şeyin eskisi gibi sürmesi için yalnızca savaştan sağ çıkmamız gerektiğine inanmak aptalca bir yanılsamadır. Dünya savaşı mücadelemizin koşullarını değiştirdi; daha da önemlisi, çoğumuzu değiştirdi. Kapitalist gelişmenin yasalan ya da sermaye ile emek arasında ki ölüm kalım savaşı değişmedi ya da yatışmadı. Şimdi bile, savaşın ortasında, maskeler düşüyor, iyi bilinen eski yüzler bize sırıtıyor. Ancak gelişme, emperyalist yanardağın patlamasıyla ileriye doğru güçlü bir ivme kazandı. Yakın gelecekte sosyalist proletaryanın önünde yükselen görevlerin büyüklüğü yanında işçi hareketinin bugüne kadar ki tarihinde ne varsa hoş bir düş gibi görünmektedir.”[1]

Emperyalist yanardağ patlamış ve dünya geri döndürülemez olarak değişmişti. Rosa’nın bu temel saptaması onu Lenin’le birleştiren ve oportünist Sosyal Demokrasi’yle kesin olarak ayrıştıran ana unsurdu. Mücadelenin koşullarının değişmesi, devrimcilerin bu koşullara uygun mücadele araç ve yöntemleri geliştirmelerini, yani kendilerini değiştirmelerini gerekli kılıyordu. Bu gerekliliği kavrayamayanlar ya da kavramak istemeyenler eskinin küflü odalarında tarih olmaya mahkumdu. Yeninin içine dalanlar geleceğe aitti. Böyle olduğu için, emperyalist yanardağın bir kez daha patladığı günümüzde Rosa ve Karl tarihin olduğundan daha fazla günümüzün konusudur. Onlardan öğrenmek günümüz mücadeleleri için gereklidir. Rosa’yı Lenin’le birleştiren oportünist Sosyal Demokrasi’yle kesin olarak ayrıştıran bir diğer temel unsur en az ilki kadar önemlidir. Rosa bunu şöyle ifade etmişti:

                “Bu savaşı doğuran nedenler Temmuz 1914’de başlamadı; onyıllar öncesine uzanır. Emperyalist dünya siyasetlerinin amansızağı, beş kıtayı kuşatıncaya değin bir doğal gelişim tezgahında ilmik ilmik örüldü. En uçtaki dallara yayılan ve doğan yeni bir dünyayı belli belirsiz işaret eden kökenleri plutonik kayaçlara ulaşan ekonomik oluşumun çok büyük tarihsel olaylar karmaşasıdır; enginliği karşısında her şeyi kucaklayan, suçluluk ve öç kavramı, savunma ve saldırma cansız hiçliğe gömülen olaylardır.

Emperyalizm, bir devletin ya da herhangi bir devlet grubunun eseri değildir. Sermayenin dünyadaki gelişmesinin belli bir olgunlaşma aşamasının ürünüdür; özündeki uluslararası koşul, yalnızca bütün ilişkilerinde görülebilen ve hiçbir ülkenin kendi isteğiyle dışında kalamadığı bölünmez bütündür. Bu savaşta, ancak bu bakış açısıyla “ulusal savunma” sorununu doğru olarak anlamak olanaklıdır.”[2]

Emperyalizm sermayenin belirli bir fraksiyonunun ya da devletlerin tercih ettiği bir politika değildir. Emperyalizm, Lenin’in ifadesiyle, “Serbest rekabetin hüküm sürdüğü eski kapitalizmin, tekelin hüküm sürdüğü yeniyle değişmesi” demektir. Emperyalizm tekelci kapitalizmdir. Kapitalizmin gelişiminde yeni bir aşamadır. Kapitalist gelişme süreci içinde sosyalizmin önkoşullarını yaratan ilişkiler bütününü temsil eden bir aşamadır. Marksizmin devrimci yorumunu üreten devrimcileri birleştiren işte bu berrak bakış açısıydı.

Alman burjuvazisi Alman devrimini ezerek 20. yüzyılın siyasal tablosuna uluslararası burjuvazinin çıkarları açısından çok büyük önem taşıyan bir girdi sağladı. Alman devriminin ezilmesinin önemini bugün çok daha berrak görme olanağına sahibiz.  ABD’de “Gölge CİA” olarak adlandırılan Stratfor adlı düşünce kuruluşunun başkanı George Friedman 14 yıl önce yayınlanan kitabında, ABD’nin dünya liderliğinin karşı karşıya olduğu en önemli tehlikelerden birinin, sanayi devi Almanya ile doğal kaynak zengini Rusya’nın ekonomik entegrasyonunun artması olduğunu yazmıştı. ABD’nin elindeki tüm olanakları kullanarak bu entegrasyonu engellemesi gerektiğini belirtmişti.

Amerikan emperyalizmi küresel hakimiyetini tehlikeye atan önemli unsurlardan birinin Almanya ile Rusya ve daha genel olarak Avrupa ile Rusya arasındaki entegrasyonun artması olduğunu gizlemedi ve gizlemiyor. Ukrayna’daki 2014 Maydan darbesinden beri yaşananlar ABD emperyalizminin neyi hedeflediğini açık olarak gösteriyor. Ukrayna Rusya savaşının ciddi analistlerinin tümü haklı olarak bu noktaya özellikle dikkat çekiyor. Peki Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının yarattığı ve İtalya’dan Almanya’ya, Macaristan’dan Ortadoğu’ya uzanan o devrimci dalgaya birde bu açıdan bakmaya ne dersiniz?

Alman devrimi ezilmeseydi, Friedman’ın sözünü ettiği entegrasyon Sovyetler ülkesiyle Sovyetleri kuran ancak kaybeden Alman proletaryasının başka bir ifadeyle kadim tarih ve toplum üretici güçleriyle modern toplumun maddi üretici güçlerinin kızıl bayrak altında bütünleşmesi anlamını taşıyacaktı. Böylesi bir gelişme, tüm 20. yüzyıl tarihinin başka türlü yaşanmasının yolunu açma potansiyeline sahipti. Geberen kapitalizm olarak emperyalizmin çoktan tarih konusu olmasını sağlayacak bir potansiyeldi sözünü ettiğimiz. Rosa ve Karl’a yönelen karşı devrimci şiddete bu perspektiften bakmak verimlidir.

Rosa ve Karl’a vurulan dipçik darbelerinin sahiplerinin üzerinden çok uzun zaman geçmeden Almanya’da faşist iktidarı kuran çekirdek elemanlardan oluşu bir tesadüf değildir, sınıf mücadelesinin mantığı gereğidir. Ezilen devrim İşçilerin Birliği-Halkların Kardeşliği anlayışını temel almıştı. Onun ezilmesi Alman Ost-politiğinin faşizm eliyle yeniden canlandırılmasının, Doğu Slavlarının köleleştirilmesi seferinin yolunu açtı. Faşist zorbalık, Sovyetler ülkesinde sadece 27 milyon can almakla kalmadı, Sovyetler ülkesinin devrimci iradeyle yarattığı maddi birikimin büyük ölçüde yok oluşunu da getirdi. Yani Almanya’da devrimin ezilmesinin etkileri sadece Almanya’yla sınırlı bir kapsama sahip değildi. Çok daha geniş bir kapsama sahipti. 20. yüzyılda dünya devrim sürecinin en önemli kırılma noktalarından birini temsil etmekteydi.

Rosa ve Karl’ın katledilmesine bu tarihsel perspektiften bakış, uluslararası proletaryanın 20. yüzyıldaki mücadele süreçlerinin analizinde kilit öneme sahiptir. Onları Alman burjuvazisinin hedefi kılan katıksız enternasyonalistler olmalarıydı. Böyle olduğu için, Lenin 2 Mart 1919’da Komünist Enternasyonal’in Kuruluş Kongresi’nde açılış konuşması için söz aldığında, “Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi adına birinci uluslararası komünist kongreyi açıyorum. Her şeyden önce burada hazır bulunan herkesi, III. Enternasyonal’in en iyi temsilcileri Karl Liebnecht ve Rosa Luxemburg anısına saygı duruşunda bulunmaya çağırıyorum.”[3] demişti.

Onlar III. Enternasyonal’in en iyi temsilcileriydi. Onların yokluğunda uluslararası proletaryanın devrimci kurmaylığı kuşkusuz ki eksik kalmıştı ancak devrimci mirasları Enternasyonal’in mücadelesinde yaşayacaktı. Lenin konuşmasının ilerleyen kısmında bunu şu sözlerle vurgulamıştı: “Varsın tüm dünya burjuvazisi kudurmaya devam etsin. Spartaküsçüleri ve Bolşevikleri sınırdışı etsin, zindana atsın, hatta katletsin -bütün bunların artık ona bir yardımı olmayacaktır. Bunlar kitleleri sadece aydınlatıyor, eski burjuva-demokratik önyargılarından kurtarıyor ve mücadele içinde çelikleştiriyor. Tüm dünyada proleter devrimin zaferi garantidir. Uluslararası Konseyler Cumhuriyeti’nin kuruluşu yaklaşıyor.”

Tarih farklı ilerledi. Uluslararası Konseyler Cumhuriyeti’nin kuruluşu yarım kaldı. 20. Yüzyıl’ın devrimci mücadeleleri, devrimleri ve karşı devrimleri uluslararası proletaryaya paha biçilmez siyasal deneyimler kazandırdı. Bolşeviklerin ve Spataküsçülerin devrimci mirası, devrimde ısrarlı komünistlerin mücadelelerinde 21. yüzyılda en canlı haliyle yaşamaya devam ediyor. Rosa’nın dediği gibi: “Berlin’de düzen egemen!”Sizi budala zaptiyeler! Sizin ‘düzen’, dediğiniz kum üzerine kuruludur. Devrim ‘zincir şakırtıları içinde yeniden ayağa kalkacak’; boru sesleri ile sizi dehşete düşürerek duyuracak: Vardım, varım, var olacağım!”.

 Vardık! Varız! Var Olacağız!

Bolşeviklerin ve Spartaküsçülerin devrimci mirası yaşıyor ve emperyalizmin bir türlü aşamadığı derin bunalımı günümüzde yeni bir büyük savaşın yollarını döşüyor. Amerikan emperyalizminin önemli stratejistlerinden Zbigniev Brezinski 1997’de, “Amerika için, en büyük jeopolitik ödül Avrasya’dır… Avrasya dünyanın en büyük kıtasıdır ve jeopolitik olarak eksenidir. Avrasya’ya hâkim bir güç, dünyanın en gelişmiş ve ekonomik olarak en üretken üç bölgesinden ikisini kontrol edebilirdi… Dünya nüfusunun yaklaşık %75’i Avrasya’da yaşıyor ve dünyanın fiziksel zenginliğinin çoğu da hem işletmelerinde hem de topraklarının altında bulunuyor. Avrasya, dünya GSYİH’sının %60’ını ve dünyanın bilinen enerji kaynaklarının yaklaşık 3/4’ünü oluşturuyor» şeklinde yazmıştı.

En büyük jeopolitik ödülü almak gerekiyordu çünkü bu emperyalizmin Vietnam yenilgisi ve petrol kriziyle 1970’lerin ortasında görünür hale gelen derin bunalımından çıkış için gerekliydi. Sovyet çözülüşü emperyalizmin bunalımdan çıkışında büyük bir olanak olarak belirdi ancak görüldü ki, bunalımın kökleri çok daha derinlerde yatıyordu. Avrasya hakimiyeti için hamle Avrasya’nın kalbine yöneldi. Büyük Ortadoğu Projesi bu hamlenin kod adı olarak şekillendi.

Büyük hamle, 2003 Irak işgaliyle başladı. Emperyalizm bu hamlesiyle Ortadoğu’nun enerji ve ticaret hatları üzerinde kuracağı hegemonyayla bir yandan enerji yoksunu Avrupa kapitalizminin burnuna çengeli takmayı, diğer yanıyla İran’ın bölge üzerindeki ağırlığını ve giderek İran’daki Şii rejimi tasfiyeyi amaçlıyordu. Sürecin ileri aşamaları, bölge egemenliği basıncı ile Rusya ve keza enerji yoksunu olması itibariyle Çin’e yeni dayatmaları içeriyordu. Ancak ABD emperyalizminin evdeki hesabı çarşıya uymadı. Her şeyden önce İran’ın ve bölgedeki Şii halkların direnişi ve Avrupa finans kapitalizminin kendi boynuna kement takmaması için Amerikan savaş makinasını finanse etmekten uzak duruşu Ortadoğu’yu ABD için bir bataklığa çevirdi. Böylece emperyalizm açısından işler daha da karıştı.

Hillary Clinton, 2011’de Asya-Pasifik’te Amerikan yüzyılının başladığını ilan etti. ABD’nin stratejik askeri ve politik varlığı bu doğrultuda yeniden konumlandırılacaktı. Bu hamle hem yükselen Çin’e karşı bir stratejik konumlanış hem de saplanılan Ortadoğu batağından çıkış için geliştirilmişti. Avrasya hakimiyeti temel önceliği sabitti ama taktik yönelişler ve kullanılacak araçların sıralaması değişebilirdi.

ABD emperyalizminin İkinci Emperyalist Savaş sonrası tesis ettiği küresel hegemonya hızla aşınıyordu. Küresel hegemonyanın yeniden tesisi için yükselen güçlerin geriletilmesi gerekiyordu. Ekonomik performansı ve teknolojik gelişmesiyle Çin stratejik tehdide dönüşmüştü. Askeri kapasitesini geliştiren ve Avrupa’yla entegrasyonunu artıran Rusya’nın Çin’le giderek daha fazla sıkılaşan ilişkileri alarm çanlarını çaldırmaya yetmişti. Tüm bunların üstüne gelen 2008 krizi, emperyalizmin ne denli büyük zorluklarla karşı karşıya olduğunu görünür hale getirdi. Emperyalist merkezler banknot matbaalarının fazla mesai yapması anlamını taşıyan parasal genişleme ve kemer sıkma paketleriyle krizi öteleme politikalarına hız verdi.

2019’un krizi öteleme politikalarının bir duvara gelip dayanacağı ve patlamayla sonuçlanacağı bir yıl olacağı konusunda önemli öngörüler vardı. 2019’dan 2020’ye geçerken büyük kriz bir salgın kılığında patladı. O günedek görülmemiş ölçek ve yoğunlukta bir «önlemler demeti» hızla uygulanmaya başlanırken, küresel bir kilitlenme «yeni normal» kavramı çerçevesinde yaşama geçirildi. Kısa bir süre içinde küresel ölçekte bir Olağanüstü Hal Rejimi tesis edildi. Herhangi bir biçimde sorgulanması yasaklanan dar siyasi-bürokratik kadrolar hayatın tüm alanları üzerinde denetimsiz mutlak iktidarlar kurdu, hayatın hangi tarzda ve ne biçimde yaşanabileceğini dikte edilerek küresel bir deney gerçekleştirildi. «Ölümcül bir virüs» aracılığıyla kitlelerin siyasi-bilimsel otoriteye ne ölçüde itaatkar kılınabileceği testedildi. Testin amacı, bunalımdan çıkış için gerekli yeni bir kapitalist yönetim ve sosyal ilişkiler ağına dair ön tasarımların oluşturulmasıydı. Bu en yetkili ağızlardan biri olan WEF Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab tarafından formüle edildi.

Dünya Ekonomik Forumu başkanı Klaus Schwab’ın, salgını ve “yeni normal”i ele alan kitabı Temmuz 2020’de yayınlandı. Schwab salgının büyük değişimler için “tarihsel bir moment” yarattığı fikrini paylaşıyor ve geniş kapsamlı bir değişimin zorunluluğunu vurguluyordu. Ona göre, “II. Savaş en özlü dönüştürücü savaş (quintessential trans formational war) idi. Bundan sonra olacakları tahmin için (bu savaş) en geçerli zihinsel çıpalardan biridir. Sadece küresel düzende ve küresel ekonomide temel değişiklikleri tetiklemekle kalmadı, nihayetinde radikal ölçüde yeni politikalar ve kadınların seçmen olmadan işgücüne katılması gibi toplumsal sözleşmeler için yol açan toplumsal tutum ve inançlarda da radikal kaymaları içerdi. Bir pandemiyle bir savaş arasında elbette temel farklılıklar vardır ama dönüştürücü güçlerinin büyüklüğü kıyaslanabilir. Her ikisi de daha önce hayal edilemeyecek ölçülerde dönüştürücü bir kriz olma potansiyeline sahiptir.»

Salgını bir dünya savaşı çapında etkiler yaratma potansiyeline sahip bir olay olarak karakterize eden Schwab, bir başka söyleşide değişimden neyi kastettiğini şöyle ifade etmiştir: «Neoliberalizm genel olarak düzensiz, dizginlenmemiş bir kapitalizm olarak anlaşılır… Pandemi bu biçimdeki neoliberalizmin artık gününü doldurduğunu gösterdi… Kapitalizmin itici gücü olan bireysel inisiyatifin güçlü bir devlet kontrolü altına alınması gerekmektedir… Bu çerçevede küresel kapitalizmi yeniden tanımlamak gerekiyor. Aksi takdirde değişim şiddetli çatışmalar ve devrimlerle gelecektir.»

Küresel kapitalizmin yeniden tanımlanması anlamına gelen salgının şoku yavaş yavaş atlatılırken, ABD’nin Avrasya hegemonyası yönündeki hamlelerinin doğal bir sonucu kendini Ukrayna Savaşı biçiminde ortaya koydu. Rusya ABD’den beklediği “güvenlik garantilerinin sağlanmaması” ve Ukrayna devletinin Rusya için giderek daha geniş ölçekte bir güvenlik tehdidine dönüşmesi nedeniyle Ukrayna’daki askeri operasyonu başlattı. ABD açısından NATO ittifakının yeniden daha güçlü tesis edilmesi için en uygun koşullar oluşmuştu. Kollar bunun için sıvandı. 11 ayın sonunda görüldü ki, Tayvan etrafındaki ABD provokasyonları yeni boyutlar kazandı. 2. Emperyalist Savaş sonrası anayasalarına “pasifizm” yazdırılan Almanya ve Japonya ABD teşvikiyle yeniden militarize olma yönünde kararlar aldı ve askeri bütçeleri rekor seviyelerde yükseliş yaşadı. Emperyalizm yeni dünya savaşının hazırlıklarına hız vermişti. Ukrayna muhtemeldir ki, sadece yeni dünya savaşının başlangıç noktası olma özelliğine haiz olacaktır.

Kuşkusuz ki, tarihte hiçbir şey aynı biçimde tezahür etmez. Bu nedenle, yeni dünya savaşı emperyalizmin derin bunalımından kaynaklanma ve dünyayı yeniden paylaşma hedefi gibi eskiyle ortak özelliklere sahip olmasına rağmen pratikte bambaşka biçimler kazanacaktır. Bugün belirgin olan dünyanın yeni bir büyük savaş konjonktürü içine girmiş olmasıdır.

Dünya yeni bir büyük savaş konjonktürüne girmişse eğer, Bolşevizm, Spartaküsçülük günceldir; onların sundukları devrimci açılımlar yolumuza ışık tutmaktadır. Bizler, Türkiye halklarının devrimci mücadelesinin mirasçıları ve sürdürücüleri, Bolşevizm ve Spartaküsçülük’ten her zaman güç aldık. Tıpkı Ekim Devrimi sonrasında Rusya’da yaşanan iç savaşta Bolşevik Parti ve Kızıl Ordu saflarında savaşan yoldaşlarımız gibi tıpkı onların önderi Mustafa Suphi yoldaş gibi.

Spartaküsçülük’ten güç aldık, tıpkı Alman Devrimi’nde Spartaküs Birliği saflarında dövüşüp şehit düşen o günlerde Almanya’da bulunan Türkiyeli genç işçi ve öğrenciler gibi. Alman Devrimi tıpkı Ekim Devrimi gibi bizim devrimimizdi. Böyle olduğu için, seneler boyunca Türkiye Komünist Partisi tutsaklarının Uluslararası Kızıl Yardım Örgütü’ndeki partneri Alman Komünist Partisi oldu.

Bizler Türkiye Komünist Partisi’nden 1971 devrimciliğine, Türkiye devrimci hareketinin mirasını sahiplenen ve ileriye taşıma iradesini kuşananlar; AKP faşizmine karşı Gezi İsyanında bedenlerini barikat haline getirenler, Rojava’da DAİŞ’in Arap, Kürt, Süryani, Ezidi, Ermeni halklarını köleleştirme hamlelerine karşı savaşan ve DAİŞ’e diz çöktürenler, Lenin’in gösterdiği hedef doğrultusunda Uluslararası Konseyler Cumhuriyeti için bulunduğumuz her alanda savaşıyoruz ve savaşacağız! Bu savaşımızı birleşik mücadele perspektifi ve Birleşik Mücadele Güçleri’yle her zeminde ortaklaştırıyoruz. Bu savaşta uluslararası işçi ve sosyalist hareketin tüm güçleriyle dayanışma ve ortak mücadele etme çağrımızı bir kez daha tekrarlıyoruz. Sırbistan’da mevcut burjuva hukuk kurallarına aykırı olarak tutsak olan yoldaşımız Ecevit Piroğlu’nun özgürleşmesi mücadelesinde tüm işçi ve sosyalist hareketlerine dayanışma çağrısı yapıyoruz. Ecevit Piroğlu Gezi İsyanı’ndan Kobane’nin özgürleştirilmesine önemli mücadele süreçlerinde öncü konumda yer almış Türkiyeli bir enternasyonalist devrimcidir. Onun özgürleşmesi uluslararası proletarya ve ezilen halkların mücadelesinin ortak bir kazanımı olacaktır.


[1]Junius Broşürü: Alman Sosyal Demokrasisi’nin Bunalımı, Rosa Luxemburg Kitabı, sf. 470, çev. Tunç Tayanç, Dipnot Yayınları, Ankara 2010

[2]Age, sf. 485-486

[3]Lenin, Seçme Eserler Cilt 10, sf. 41, çev. Süheyla Kaya, İnter Yay, İstanbul 1997

Paylaşın