Cenk Ağcabay, Gündem, Umut Yazıları

Sahi Teb şehrini kim kurdu, sarayları kim inşa etti? – Cenk Ağcabay

Uluslararası proletarya ve ezilen halkların büyük sanatçısı Bertolt Brecht ölümsüz dizeleriyle sınıflı toplumlar tarihinin temel egemenlik ilişkisi kalıbını şöyle ifade etmişti:

“Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası ağlamadı mı?
Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.”

Brecht’in sorduğu sorular ve anlattığı olaylar dizisi kapitalist ideolojinin ürünü bir tarih kavrayışını çarpıcı bir tarzda deşifre eder. Kapitalist ideolojinin tarih ve toplum kavrayışında dünyayı her gün yeniden üreten emekçi sınıflar yoktur, var olduklarında ise anlatının kıyısına itilmiştir. Saraylar esas olarak bir egemenlik ilişkisinin sembolüdür. Böyle olduğu için kendi egemenliğini kurumlaştırmak, milyonlarca sıradan insanla farklılığını daha görünür kılmak isteyen egemenler saraylar, şatolar yaptırır ve kendilerini bu taş mezarlar içine hapsederler. 

Faşist şef Tayyip Erdoğan’da iktidarını pekiştirdikten sonra kollarını bunu görünür kılacak bir saray inşa etmek için sıvadı. Faşist şef sarayını inşa etti ve onun sarayı şimdi ülkedeki siyasal egemenliği sembolize ediyor. Saray ülkenin siyasal edebiyatına girmekle kalmadı; taşıdığı sembolizmden ötürü “saray iktidarı” türünden kavramlar ülke siyasetinde sık kullanılmaya başladı. Düzen muhalefetinin siyasi söyleminde Saray’ın ve saray iktidarının eleştirisinin alanı bir hayli geniş. 

Krallar, Kraliçeler, İmparatorluklar siyasi tarihe ait. Kapitalizm öncesi sınıf toplumların tarihinde sömürü ve sınıfların ortaya çıkışıyla yönetici egemen hanedanların ortaya çıkışı paralel ilerleyen süreçler. Burjuvazi kapitalist gelişme sürecinde kapitalizm öncesi sınıflı toplumların siyasal egemeni olan aristokrasi ile ciddi siyasi ve askeri mücadelelere girdi; kendi sınıf egemenliğini ancak bu güçleri ezdiğinde, direncini kırdığında oluşturabildi. 

Burjuvazi henüz pek çok coğrafyada sınıf iktidarını kuramamıştı ve fakat mezar kazıcısı proletarya kendi bağımsız sınıf talepleri ve eylemiyle harekete geçmiş; burjuvazinin devrim kabusları görmesine neden olmuştu. Bu tehlike karşısında kendini yeterince güçlü hissetmeyen burjuvazi döndü ve bir dönem mücadele ettiği büyük ölçüde de zayıflattığı aristokrasinin kapısını çaldı. Evet, olan olmuştu… Ama tehlike kapıdaydı. Gerçek düşman ortaktı. Omuz omuza verdiler. 

Proleter eyleme, sosyalizme karşı ortak bir savaş başlattılar. İngiltere’de kraliyet ailesi uzun bir geçmişe sahip. Bu ailenin iktidar öyküsünü bu denli uzun ve diğer örneklerden epeyce farklı kılan esas öge, İngiltere’de kapitalist gelişme sürecinin özgüllükleri. Aristokrasi ile burjuvazinin tarihsel ittifakını sembolize etme yeteneğine sahip olduğu için İngiltere krallığı bu denli uzun bir tarihe sahip oldu. İngiltere’de kapitalizmin yapısal gelişme özellikleri burjuvaziyi aristokratlaştırırken, aristokrasiyi burjuvalaştırdı. 

İngiltere’de kapitalizm yola korsanlıkla çıktı. Sömürgecilikte gecikmiş olan İngiliz Krallığı İngiliz korsanlarla yaptığı özel anlaşmalarla İspanya ve Portekiz’e karşı bir “vekalet” savaşı başlattı. İngiliz korsanlar “Yeni Dünya”dan altın ve gümüş taşıyan İspanyol ve Portekiz gemilerini vuruyor, ganimete el koyuyor ve kendi paylarını ayırdıktan sonra aslan payını İngiliz kraliyetine devrediyordu. İngiliz krallığı sömürgeci yayılma seferlerine hız verdiğinde bu korsanlar yine işbaşındaydı. İlk İngiliz sömürgelerinin önemli yöneticileri bu korsanlardan çıktı. Senelerdir kanun tanımaz bir haydut olarak tanınan korsan şefler İngiliz kraliyetinin bir fermanıyla aristokratik ünvanlar kazanıyor ve yeni sömürgelerde İngiliz kraliyetinin yetkili yasal yöneticisi oluyordu. 

İngiltere’nin sömürgeci kapitalizmi hızlı bir gelişme yaşayıp, krallık “üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğa” dönüştüğünde, bu süreç sadece İngiliz kapitalistlerinin değil kraliyet ailesinin de damgasını taşıyordu. İngiliz kraliyet ailesi bu sürecin en büyük kazananları arasındaydı, aile devasa bir servet birikimine ulaşmıştı. Çeşitli kapitalist sektörlerde yatırımcı konumundaydı ve fakat aile bu konumunu siyasal iktidarı burjuva güçlerle paylaşarak elde etmişti. Liberal yaklaşımların İngiliz kraliyet ailesinin varlığını meşrulaştırmak için söyledikleri şey, ailenin iktidarının “sembolik olması” konusu ancak bu bağlamda değerlendirilebilir. 

Bu aile dünya çapında işlenen çok ağır suçlardan, milyonların katledilmesinden, işkence edilmesinden, yerinden yurdundan edilmesinden birinci derecede sorumluydu. Kuşaklardır bu büyük suçlar işlenerek elde edilen serveti keyifle tüketen aile bireyleri oluşturur kraliyet ailesini. 

İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth öldü. Sözünü ettiğimiz tarihsel gelenekten ötürü doğal olarak dünya kapitalizmi yaz tutuyor. Oğlu Prens Charles yeni kral olarak ilan edildi. Prens Charles yeni kral olarak tahta çıkacak ve onun kimliği krallığın yaşadığı gerileme sürecini görmeye olanak tanıyan özellikler taşıyor. 

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşından galip çıkan İngiliz İmparatorluğu Fransa’yla yaptığı anlaşmayla Ortadoğu’nun önemli bir kısmını ele geçirmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmıştı. İmparatorluk öyle bir güce ulaşmıştı ki, tarihsel bir oluşumun parçaları olan Osmanlı Ortadoğusu coğrafyasından yeni devletler icat etmek için konferanslar düzenliyordu. Kahire’de bir otelde toplanan 40 İngiliz bürokrat, asker ve istihbaratçı bir haftalık bir mesai sonrasında 3 yeni ülke kurma ve bir düzine devlete şekil verme, danışmanlık yapma bu devletleri “geleceği hazırlama” kararlarını alıyor ve uyguluyordu. Dönemin Sömürgeler Bakanı Churchill güneşli bir günde resim çizerken Ürdün adında bir ülke kurmaya karar verdiğini rahatlıkla yazabiliyordu. 

Emperyalist savaş bittiğinde İngiliz krallığı ülkeler bozar, ülkeler kurardı; “kurallara dayalı dünya düzeninin” jandarmasıydı ancak aynı zamanda yükselen güç ABD’ye gırtlağına kadar borçluydu. Savaşın yüklerinin erişemediğiABD sanayi ve finans gücü olarak hızla yükseliyordu. O günlerde İngiliz krallığının yeni kurduğu ülkelere kral olarak atadığı işbirlikçi yerel unsurlar genelde İngiliz bürokratlarla kendi topraklarında muhatap olurdu. Buckingham Sarayı’nda kraliyet ailesinin sofrasına oturmayı ya da onlarla samimi bir sohbeti ancak rüyalarında görebilirlerdi. 

Zaman değişti, İngiltere “kurallara dayalı dünya düzeninin” liderliğini ABD’ye bıraktı ve onun bir vassalı olarak yaşamayı kabullendi. Zamanın değişimindeki en önemli faktör 20. Yüzyılda yükselen devrimci proleter hareket, sosyalist ülkelerin kuruluşu ve yükselen Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri idi. İngiliz krallığının sömürgeleri kölelik zincirlerinden bu süreçte kurtuldu.

Ortadoğu ABD emperyalizminin belirleyici olduğu bir coğrafyaya dönüştü. İngiliz krallığının inşa ettiği “uydu” devletler ABD denetimine girdi. Bir İngiliz tarihçi Ortadoğu’nun siyasal tarihini ele aldığı bir kitabında Suudi Arabistan bölümünün başlığını: “Suudi Arabistan: Adı Londra’da konulan ülke” şeklinde koymuştur. Bu büyük ölçüde doğru bir yaklaşımdır. 

Ve fakat…

İki yıl önce İngiltere’de patlayan bir skandal, şimdi kral olan Charles’ın bir Suudi iş insanından 1,5 milyon sterlin rüşvet aldığını ortaya çıkarmıştı. Charles 1,5 milyon sterlin karşılığında Suudi iş insanının bir kraliyet nişanı ve İngiliz vatandaşlığını almasını sağlayacaktı. Bu olay Charles’ın Körfez Krallıklarıyla olan sıkı ilişkilerine daha fazla odaklanılmasına yol açtı. 

Geçtiğimiz haziran ayında İngiltere’de manşetlerde bir kez daha Charles vardı. Bu kez ortaya çıkan, Charles’ın 2011- 2015’te Katar’ın eski başbakanı Şeyh Hamad bin Casim bin Cabir El Tani’den 1 milyonu bavul içinde nakit olmak üzere 3 milyon Euro almasıydı. Zaman değişmişti; Charles dedesinin tenezzül edip bir kez dahi görmediği tebaalarının saraylarından çıkmıyor, onların işlerini kolaylaştırma karşılığında bir rüşvet ağı oluşturuyordu. Bu rüşvetçi şimdi İngiltere Kralı oldu. 

İngiltere Kraliçesi öldü ve gelen tepkileri bakılırsa, onun ailesinin ve kendisinin iktidar döneminde sömürü ve baskıya maruz kalmış coğrafyalar ve ezilenlerin acıları hala çok taze. Bunun temel nedeni, İngiliz kraliyetinin ve ölen kraliçenin geçmişle hiçbir hesaplaşma yaşamaması ve günümüzde de Batı emperyalizminin en sıkı unsurlarından biri olmasıdır. Bu bağlamda tek gerçek hesaplaşmanın ancak devrimci halk hareketinin yükselmesi koşullarında yaşanacağının altı kalınca çizilmelidir. 

Ülkemizde “saray iktidarına” karşı mücadele ettiğini iddia eden düzen muhalefeti İngiltere Kraliçesinin ölümü karşısında bir saray sevicisine dönüştü. CHP lideri Kılıçdaroğlupaylaştığı mesajda, “Kraliçe II. Elizabeth’in vefatını üzüntüyle öğrendim. Yaşamının son gününe kadar çalışan, nice tarih olayına ve dünyadaki değişimlere tanık olan değerli devlet insanını saygıyla anıyor, Kraliyet Ailesi ile Birleşik Krallık halkına başsağlığı diliyorum.” diyor.

Bu “değerli devlet insanı” hakkında acaba milyonlarca insanını kaybeden Kenya halkı, Jamaika halkı, Hindistan halkı, Pakistan halkı ne der, ne düşünür? Uzağa gitmeye gerek yok, 20 yıl önce İngiliz bombalarıyla yakılan Irak halkı ne der? “Değerli devlet insanı yaşamının son gününe kadar” ne için çalışmıştır? Kılıçdaroğlu tüm bu anlatılanları bilerek bu mesajı yazmaktadır çünkü kendisi de kraliçeyle aynı sınıfa hizmet eden bir devlet insanıdır. Doğal olarak ezilen ve sömürülen halklarla ve sınıflarla değil esas olarak ezen ve sömürenlerle duygudaştır. Ezilen ve sömürülenlerin kendi katillerini gördüğü bir figürde Kılıçdaroğlu değerli bir devlet insanı görmektedir. İngiliz emekçi sınıflarının ve sömürge halkların kanı ve teri üzerine oturan bir aile üyesinin ölümü nedeniyle Birleşik Krallık halkına başsağlığı dilemek Kılıçdaroğlu’nın ideolojik ve siyasal dünyasının sınıf doğasını net olarak yansıtan bir unsurdur. 

19. yüzyılda ayağa kalkan Avrupa emekçileri “Saraylara Savaş Kulübelere Barış” diye haykırıyordu. Saraylar yıkılacak ve bu yıkım eşitliğin ve özgürlüğün dünyasının kurulmasının sembolü olacaktı. Kraliçenin ölümü siyasal ve ideolojik konumlanışların net olarak görülmesini sağladı. “Saraya karşı mücadelede” bir samimiyet testi işlevi gördü. Herkes kendi bayrağı altına! 

Saraylar Saltanatlar Çöker

Kan Susar Bir Gün

Zulüm Biter

Bizim bayrağımızda tüm saray ve saltanatların çökeceği yazıyor. Zulüm ancak o zaman bitecektir. 

İngiltere’yi sarsan rüşvet iddiası: Katar’dan Prens Charles’a bavul dolusu bağış

https://www.patronlardunyasi.com/haber/Prens-Charles-e-rusvet-soku-Suudi-is-adamindan-vatandaslik-vaadiyle-para-almis/254712

Kraliçe II. Elizabeth’in vefatını üzüntüyle öğrendim. Yaşamının son gününe kadar çalışan, nice tarih olayına ve dünyadaki değişimlere tanık olan değerli devlet insanını saygıyla anıyor, Kraliyet Ailesi ile Birleşik Krallık halkına başsağlığı diliyorum.

https://haber.sol.org.tr/haber/ingiltere-kralicesi-elizabeth-oldu-347915
https://www.gazeteduvar.com.tr/ingiltere-kralicesi-2nci-elizabeth-oldu-haber-1580505
https://www.gazeteduvar.com.tr/kralice-2nci-elizabeth-kimdir-haber-1580506
Paylaşın