Umut Yazıları

Hem savaşacağız hem de yasımızı tutacağız – Özenç Derin Bademci

Dört bir yanda kuşatılan Komünün ufkunda yalnızca ölüm vardı. Cesur olmak zorundaydı ve cesurdu. Ölürken GELECEĞİN kapısını ardına dek açtı. (Louise Michel)

*Umut ilkesi (Beklenti Ufku)

Reinhart Koselleck; Komünizmi “deneyim alanı” ile “beklenti ufku” arasındaki kesişim noktası olarak tarifler. Geçmiş-şimdi ve gelecek arasında kurduğu bu bağı da şu şekilde derinleştirir: “Geçmişe anlamını veren şimdiki zamandır. Geçmiş de tarihin faillerine beklentilerini formüle edebilecekleri bir deneyim koleksiyonu sunar. Diğer bir deyişle aralarında simbiyotik bir bağ olan geçmiş ile gelecek etkileşim halindedir. Birbirinden kati surette ayrı iki kıta olmak şöyle dursun, dinamik ve yaratıcı bir ilişkileri vardır.”

Enzo Traverso “Solun Melankolisi” adlı kitabında; Koselleck’in geçmiş ile şimdi arasında kurduğu bu bağıgeleceğe dair “umut ilkesinin” belirleyici olduğu bir “pozitif diyalektik” üzerinden tarif eder. Bu noktada temel kavram “ütopya” ilkesidir. Ütopya tutulması (çözülüşü); yazara göre belleği yüklü ama kendi geleceğini tasavvur edemeyen bir şimdiki zaman bırakır özneye. Komünizme dair bir beklenti ufkunun kalmadığı donuk bir şimdiki zamandır bu. Negatif diyalektik olarak tanımladığı bu donma noktasında “ütopya” ; yaşanmış, bitmiş, beklenti ufkundan yoksun bir geçmiş kategorisidir ve bu haliyle de pratik aksiyonun yaşandığı şimdiki zamana ait değildir. Negatif diyalektiğin inşası ile “eski gelecek torağa gömülür yada daha doğru bir ifadeyle şimdiki zamanın beklenti ufkuyla bağ kuramadan” sönümlenir. Tarihin negatif diyalektiği; geçmişe saplanır bir şekilde sadece statik bir eleştiriye izin verir, komünizme dair beklenti ufkunun çözüldüğü bu oluştan gelecek ve kurtuluş beklemek imkansızdır.

Geleceği kurabilmek için geçmiş olayları tarihsel bilincimize kazıyıp kaydetmemiz gerekmektedir. Marksist tarih anlayışının belleğe dair temel yaklaşımını betimleyen bu önerme, geçmişin şimdiye dair “stratejik” bir akılla okunmasından başka bir şey değildir. Mesele geçmişi bir anı çuvalına hapsetmek değil, geçmişigelecek odaklı bir bellek üzerinden deşebilmektir. Geçmiş ile gelecek arasındaki diyalektik bağı kıran bu“ütopya tutulması”, geleceğe dair umut ilkesini yadsıyan bir negatif diyalektiğin inşasına yol açar ki, bu yazıdaki temel muradımızbu olumsuz anlayıştan nasıl kopulacağı üzerinedüşünmektir.

*Kaybedilen nihai savaş değildir!

“Kısa vadede tarihi yapanlar galipler olsa bile, tarihin bilgisi uzun vadede mağluptan gelir.” Reinhart Koselleck

Ezilenlerin tarihi bütünsel anlamda kendi mücadele tarihini de olumlu anlamda besleyen yenilgilerle doludur. Ayaklanmalar yüzyılı 19. YY’dan, zaferler çağı olan 20.yy’a dek yaşanmış yenilgiler ve faillerinin bu yenilgilere yaklaşımları mücadele tarihimizin rotasını olumlu/olumsuz anlamda etkilemiştir. 1830 Lyon Komününden 1848 kanlı Haziran günlerine, Paris Komünü’nden Alman Spartakist ayaklanmasına, Varşova gettolarından Bolivya dağlarına değin yaşanmış bu kanlı yenilgiler, Komünizm umudunu (beklenti ufku-umut ilkesi) ortadan kaldırmak şöyle dursun, geleceğe dair mücadelenin meşruluğunu daha da pekiştirmiştir.

“Yenilgi” yaşanmış bir geçmiş kategorisidir ve bu kategoriye nasıl yaklaşıldığı, şimdiki zaman üzerinden geleceği nasıl kuracağımızı belirleyecektir. Kaybedilen tek bir muharebedir, oysaki nihai savaş tüm devinimiyle devam etmektedir. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz yenilgiler beraberinde bir çözülüşü getirmemiş, aksine farklı coğrafyalarda devrime dair yeni özgünlüklerin yaratımına ilham kaynağı olmuştur. Aslında buradaki ipucu yenilgilerin faillerinin son sözlerinde yatmaktadır. O son sözler; mağlup olmanın hezimetini değil belki de bir daha göremeyeceği bir geleceği umutla tasavvur eder.

Alman Spartakist devriminin önderi Rosa Luxemburg’un son sözleri belleğimize kazınmış bir gelecek tasavvurudur adeta.Rosa Lüksemburg katledilişinin öncesinde kaleme aldığı son yazıda, gelecekte yaşanacak zaferi ilan eden kelimelerle bir yenilgiyi selamlar.Lyon Komününden 1848 devrimlerine oradan Paris Komününe yaşanan başarısızlıkları anlatan Rosa Luxemburg,mücadelenin gelecekte daha da büyüyerek ilerleyeceğini vurgular. Kendi yenilgisini diğerlerinden ayırmaz ve yaşadığı yenilgiden zaferi müjdeleyen bir geleceğe uzanır. Yenilgiyi “devrimin özel hayat kanunu” olarak tanımlayan Rosa Luxemburg’a göre “Devrim, nihai zaferin bir dizi yenilgilerden geçerek hazırlanabildiği tek savaş biçimidir.”

Berlin’de düzen hüküm sürüyor! Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin düzeniniz. Devrim daha yarın olmadan, zincir şakırtıları içinde yine doğrulacaktır! Ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir: Vardım, Varım, Var olacağım! Rosa Luxemburg

Moncado baskını sonrası tutuklanan Fidel Castro’nun tarihi savunması da yenilgiye mahkûm olmayanmağlup bir devrimcinin silahlarından önce nasıl da “umut ilkesini” kuşandığının göstergesi niteliğinde-dir. Cunta mahkemesi karşısında; “çıktığımda daha iyisini yapacağım” diyen Fidel Castro, “Biz yenilirsek kalkar yine deneriz, diktatörler yenilirse sonları olur” cümlesiyle savunmasını sonlandırıyordu. Yazının başında belirtmiş olduğum negatif diyalektiği parçalayan bu duruş, başarıya ulaşan Küba devriminin ilk işaret fişeği ya da başka bir ifadeyle düşmana yönelmiş ilk kurşunudur.

*Sol melankoli

“Yas da melankoli de sevilen bir nesnenin kaybından yahut yokluğundan hasıl olsa da seyirleri farklıdır. Yas; bir kişinin, yaşadığı kayıp yüzünden çektiği acının üstesinden gelme ve nihayetinde kendini kayıp nesneden koparma sürecidir. Bu şekilde libidinal enerjiler farklı alıcıya (kişi ideal değer vb) aktarılabilir ve yas içindeki kişi dengesini yeniden kazanır. Kaderine galip gelen yaslı kişiden farklı olarak melankolik kişi kaybettiği sevgi nesnesiyle narsistlik biçiminde özdeşleşir ve acısını kendisini dış dünyadan koparan kendi içine kapanmış bir tecrite dönüştürür. Diğer bir ifadeyle melankoli; tamamlanmamış imkânsız ve patolojik yastır.” (Solun Melankolisi – Enzo Traverso)

Yas ve melankoli kavramlarının ikisi arasında bir kıyaslamaya gidildiğinde elbette melankoli daha patolojik bir kavram. Kaldı ki bu patolojik hal onun dış dünya ile arasına duvar örmesine de sebep oluyor. Ancak ütopya yitimi bağlamında umut ilkesinin var olmadığı bir yas düzlemi, mağlubun (yası tutulan) gelecek ile arasında kuracağı ilişkiyi de hiçleştiren bir noktada durmakta. Bu bağlamda beklenti ufku açık geleceğe kapı aralayan bir yas faaliyetinin olumsuz olduğunu atfetmek doğru olmayacaktır.

Ayrıca özneye (yas tutan) dair ütopyanınçözüldüğü ve devrime dair bir beklenti ufkunun kalmadığı bir yas süreci,özne (yas tutan) açısından sistem içi bir konumlanışı da beraberinde getirir. Çünkü yas kişininkendisini kayıp özneden (yası tutulan) koparma ve yaşadığı acıyı aktarma (kişi ideal değer vb) faaliyetidir. Bu noktada ortak ütopyanın yitirildiği bir düzlem, özneyi kendi dengesini kurabilmesi için düzen içine sürükleyecektir. Ancak melankoli kendini dışa kapattığı için bu yönlü bir saldırıyı bertaraf eder.

Yas, melankoli ve ütopya kavramları üzerinden bu sorunsalı irdeleyen Enzo Traverso; bu gerilimli durumdan çıkışı “sol melankoli” kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre sol melankoli; sosyalizm fikrinden vazgeçmek değil, tüm olanaksızlığına rağmen mücadelede ısrar etmektir. “Kaybolan bir ütopyanın matemini tutmak değil, devrimciliğe karşı duran bir çağda devrimci projeyi yeni baştan düşünmektir.”

“Kurbanların anısını kutsallaştıran ama davalarını çoğunlukla görmezden gelen ya da hepten yadsıyan mevcut ve hâkim hümaniteryanizmden farklı olarak, sol melankoli daima mağluba odaklanır. Geçmişin trajedilerini ve kaybedilmiş muharebelerini bir sorumluluk ve borç gibi görür; ki bunlar bir kurtuluş vaadidir aynı zamanda.” (Solun melankolisi – Enzo Traverso)

Görüleceği gibi sol melankolinin kavaramı kurban değil, son sözlerinde dahi geleceği tasavvur eden, yeni ütopyalara zemin hazırlayan devrimci öznelerdir (mağluplar). Bu yönde bir kavramsal çıkış, geleceğe dair hiçbir umut taşımayan ANMA kültürünü de parçalamayı amaçlamaktadır. Hümanizm başlığı altında sadece “kurbana” odaklanan yas ve anma kültürü, mağlubun (devrimci öznenin) uğruna son nefesini verdiği “ütopyayı” görmezden gelir, hatta kendi konumunu meşrulaştırmak için bilinçli bir şekilde onu yadsımaktan da geri durmaz.

Belirtmiş olduğum bu olumsuz konumlanışa karşı en iyi cevabı; “Herkesten önce herkes adına ölen insanları tanımalı. Son sözlerinde aramalı yaşamın anlamını” diyerek gelecek kuşaklara seslenen Cenk Kılagöz vermemiş midir?

“Biz düşeceğiz fakat bizden sonra bu kavga mutlaka sürecek” diyen Orhan Yılmazkaya’nın son sözleri değil midir bizi geleceğe bağlayan.

Ulaş komutanın “İnsan bir kez yaşar, bir kez ölür. Devrimci ikisini de doğru yapandır” tanımlamasının, gelecek kuşaklara dair bir yaşam çizgisi olduğunu kim yadsıyabilir?

“Saatlerimizi devrime ayarlamalı, ayakkabılarımızın bağcıklarını sıkıca bağlamalıyız” derken Aziz, geleceğe dair gençliğe bir çağrıda bulunmamış mıdır?

Aziz ölümsüzleştiğinde son konuşmayı yapma görevi ona düşmüştü. Omuz başında ölümsüzleşen yoldaşının acısı kahredici düzeydeydi.  Sesi titreyerek haykırdı Gökhan;“and olsun ki söz olsun ki hesabı sorulmadık tek bir gün kalmayacak…”

Hem savaşacağız hem de yasımızı tutacağız…

Paylaşın