Umut Yazıları

Sermayenin yığınağına karşı işçi sınıfının yığınağı – Can Çukurova

Bu yazıda iki soruya cevap bulmaya çalışacağım: Birincisi, iktidarın muhtemel seçim yolunda uygulamaya koyduğu ekonomik program ne durumda? İkincisi, içinden geçmekte olduğumuz ikinci işçi direnişleri dalgasının muhtevası nedir ve birinciden nasıl ayrılır?

Geçtiğimiz hafta 29 Temmuz’da TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun da katıldığı İstanbul Sanayi Odası (İSO) toplantısında yaşananlar gündeme damga vurdu. Durum şöyleydi: İSO Başkanı Erdal Bahçıvan enflasyon oranlarında arzu ettikleri seviyelere gelinmediğini söyleyerek yüksek enflasyondan şikâyet etti. Bunun bir sebebini küresel durum olduğunu söylerken diğer sebebini ülke ekonomisindeki yapısal sorunlar olarak zikretti. Oda adına yaptığı değerlendirmede yatırımların, ihracatın ve istihdamın artması için en önemli şeyin fiyat istikrarı ve finansal istikrar olduğunu söyledi ve tekrar tekrar enflasyon konusunda sitem etti. Bu sitemin de konjonktürel olmadığını belirtti. Bahçıvan’a göre TCMB’nin enflasyon öngörüsünde sürekli revizyona gitmesi ve enflasyon beklentisini sürekli arttırması, kendileri açısından geleceğe yönelik öngörüde bulunmayı oldukça zorlaştırıyordu. Diğer bir sitem konusu ise yüksek kur ve yüksek faizler oldu. Bunların İSO şirketlerine oldukça yüksek finansman maliyeti yarattığını vurguladı. Bu sitemlerin ardından açıkça ekonomi yönetiminin güven vermediğini ve küresel gerçeklerle uyumlu olmayan adımlar attığını belirtti. Tüketici fiyatlarındaki artışın ve liranın seyrinin fiyatlamaları olumsuz etkilediğini ve genel olarak belirsizlik yarattığını, bu belirsizliğin Türkiye’deki yüksek faizli krediye alternatif olarak yönelinen yurtdışı kredilerine (yüksek CDS etkisiyle) erişimde sorun yarattığını vurguladı. Kısacası, Eximbank kredi musluklarını kısmış, yurtiçi bankalara borçlanma kredi maliyetleri %40’lar civarında ve yüksek kredi risk primi nedeniyle yurtdışı kurumlardan kredi alınamıyor. Yani sermaye düşük faizli krediye erişemiyor ve kriz kaynaklı maliyetlerini sübvanse edemiyor. Sürecin bu şekilde devam etmesi halinde de ekonomik bunalımın derinleşeceği öngörülüyor ve iktidarın ekonomi politikasında sermayenin zararını önleyecek değişikliklere gidilmesi isteniyor.

Bunlar daha önce TÜSİAD’ın ekonomi politikasına yönelik şikayetleri olarak karşımıza çıkıyordu. Ancak durumdan memnun olmayanların sayısında artış var. Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir geçtiğimiz hafta yaptığı konuşmada son dönemde sanayicinin sermayesinin yüksek enflasyon altında eridiğini söylemişti [1]. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da 2 Ağustos’taki TOBB toplantısında enflasyondan ve bunun sebep olduğu, sermayenin düşük faizli krediye erişim sorunu olduğunu dile getirmişti [2].

Ama dikkat edilmesi gereken İSO toplantısında Kavcıoğlu ve Bahçıvan, sonrasında Kavcıoğlu ve bir İSO üyesi arasında yaşanan diyaloglar. Çünkü sorun ucuz krediye ulaşım olunca konu Nisan ayında Erdoğan’ın açıkladığı düşük faizli kredi desteğine geldi. Buna göre 100 milyar liralık ihracatçı, 50 milyarlık turizmci kredisinin fonlaması TCMB tarafından yapılacaktı. Nitekim yapıldı da. Kavcıoğlu’nun aktardığından anladığımız bu 100 milyar liralık ihracatçı kredisinin yarısının kamu bankaları, diğer yarısının özel bankalar eliyle dağıtıldığı. Yani TCMB, dağıtması için paranın yarısını özel bankalara vermiş. Tartışmanın seyrinden anlaşılan ise şu: Düşük faizle verilen bu kredileri kamu bankaları %14 gibi faizlerle dağıtırken özel bankaların dağıttığı kredi faizleri %40-50. Kavcıoğlu’nun “alma abi, alma” çıkışı ise özel bankalara bu 50 milyar liranın herhangi bir dağıtım şartı konmadan, dağıtım azami faizi belirlenmeden verildiğini gösteriyor. Hatta Kavcıoğlu “Hiçbir özel bankadan %20-22 üzerinde kredi kullanmayın,” diye uyarıda bulunuyor. Ama sanayiciler de buna karşılık birçok kişinin düşük faizli krediye ulaşamadığı için özel bankalara gitmek zorunda kaldığını söylüyor. (Yakın zamanda özel bankalardan bu kadar yakınan sanayicilerin baskılarıyla iktidarın özel bankalara “tamam, yeter kâr ettiniz” müdahalesinin gelmesi ve böylece iktidarın ekonomi politikalarından rahatsız olan sanayicilerin gönlünü alması, böylece sermaye grupları arasında bir denge kurma çabası olası görünüyor.)

Sonuçta evdeki hesap şu gibi görünüyor: Kamu bankaları aracılığıyla kimine %14 gibi düşük bir faiz oranından kredi verilecek. Kamu bankalarındaki bu düşük faizli krediye ulaşamayanlar mecburen 100 milyarlık kredi paketinin yarısının verildiği özel bankalara gidecek ve %40-50 faizli kredilerle bankaları ihya edecek. İlkinde hazine zarar edecek dahi olsa sermayeyi finanse edecek, ikincide de yine hazine zarar edecek olsa da bankalar ihya edilecek. Bunun yanında, BDDK’nın 24 Haziran 2022’de şirketlerin bankalardan TL kredi kullanımına sınırlama getirmesi nedeniyle krediye erişim için TL mevduata dönmek zorunda kalacak şirketler parayı Kur Korumalı Mevduat’a yatırınca da bunun zararını yine hazine ödeyecek.

Dolayısıyla yeni ekonomik model, sermayenin üretim ve sömürüyü devam ettirmesi üzerine kurgulanmışken sermayenin ekonomik kriz kaynaklı yaşıyor olduğu tüm zararlar (yüksek enflasyon, yüksek kur, krediye erişim sorununun neden olduğu diğer sorunlar) hazine eliyle telafi ediliyor. Yani kamusal kaynakların kapitalist sınıfın yatırımları için kullanıldığı bir servet transferi düzeni oluşmuş durumda. Bu zaten uzun zamandır dillendirilen bir durumdu. Banka ve şirketlerin kat kat artan kârları da bu şekilde açıklanabilir: Halk fakirleştirilecek ve onlardan çıkartılanlar hazine eliyle sermayeye aktarılacak; işçi sınıfı daha fazla sömürülecek ve onca yıllık sınıf mücadeleleriyle kazanılan anayasal haklar dahi kullandırılmayarak işçi direnişleri devlet gücüyle bastırılacak; kamu kaynakları, parklar, ormanlar, sahiller, araziler çok daha hızlı ve artan oranda yağmalanacak…

Pekiyi ekonomideki bu eforun, TCMB Başkanının katıldığı toplantıların sırrı ne? Sürekli yeni düzenlemelerle yamanmaya çalışılan bohçanın içinde ne var? Kamu kaynaklarından aktarılan yüz milyarlarca lira servetin ve bir türlü dikiş tutmayan ekonomi politikasının ardında ne var?

Erdoğan, Nisan ayında yaptığı bir konuşmadan “Dünya ekonomik sarsıntıların beraberinde gelen işsizlik tehdidinin sarsıntısıyla kıvranırken hamdolsun biz istihdam, ihracatımızla emin adımlarla ilerliyoruz,” diyordu [3]. 15 Haziran’daki parti grup toplantısında da şunları söyledi:

“Biz de dünyanın içinden geçtiği süreçte insanlarımızın karşılaşabileceği en büyük felaketin işsiz kalmak, evine aş götürememek, çoluğunun çocuğunun karşısına boynu bükük çıkmak olduğuna inanıyoruz. Türkiye ekonomi programının önceliklerinin en başına istihdam yerleştirmemiz öyle rasgele bir tercih değildir. Elde ettiğimiz neticeler de bu tercihimizin ne kadar doğru olduğunu göstermektedir. Bugün Türkiye istihdamında ulaştığı 30,4 milyon rakamıyla tarihinin en yüksek düzeyine ulaşmıştır. İstihdamda bu çıtayı daha da yükseltmek ve hedefi yakalamak için yatırımı, üretimi, ihracatı teşvik ediyor, girişimcilerimize her türlü desteği veriyoruz. […] Bugün ülkemizdeki sorun, işsizlik veya benzeri yollarla gelir kaybına uğranılması değil, mevcut gelirle daha az satın alma gücüne sahip olunmasıdır.” [4] (vurgular bana ait)

Buradan da görüldüğü üzere sermayeye yapılan yardımlardan beklenti, istihdamın arttırılmasıdır. Özellikle alıntıdaki son cümleye baktığımızda ülkedeki sorunun işsizlik ya da buna bağlı gelirin kesilmesi değil, yoksullaşma olduğu söyleniyor. Yoksullaşmanın bir sebebi izlenen ekonomi politikaları sonucu artan enflasyon ve düşük ücretler iken bir diğeri de yoksullaştırılan kesimlerden sermayeye bir servet transferi olmasıdır. Dolayısıyla, iktidarın istihdamı refaha, yoksullaşmayı işsizliğe tercih ettiğini çıkarabiliriz. Ancak emek konusunda sicili hiç de temiz olmayan iktidarın, geçtiğimiz 20 senede onlarca yıllık sınıf mücadelelerinde emekçilerin elde ettiği hakları saldırganca budadığını, en ufak direnişi devletin zoruyla bastırdığını bildiğimiz için, Erdoğan’ın evine aş götüremeyen emekçinin çocuklarına karşı mahcubiyetini önemsemesini emekçi yurttaşın refahını, iyiliğini düşünen devlet yetkilisinin bir kaygısı olarak göremiyoruz. Aksine, her burjuva iktidar gibi, AKP iktidarının da şu ana kadar ortak iyi için değil, tamamen kendi siyasi ve sermayenin menfaati doğrultusunda hareket ettiğini çok iyi biliyoruz.

Anketlerde halkın çok büyük bir bölümü Türkiye’nin en büyük sorununu ekonomi olarak görüp, bu konuda hükümeti başarılı bulanların oranı giderek düşerken [5] AKP’nin kendine ekonomik çıkarla bağladığı milyonları [6] işsiz bırakma riskine girmeyeceği aşikâr. Hem de muhtemel bir seçim yolunda ve kaybettiği oylar öyle az buz değilken.

Dolayısıyla evdeki hesap, bir taraftan fiyat istikrarının birkaç ay içerisinde sağlanacağı ve enflasyonun düşeceği söylemini yaymak, diğer taraftan da istihdamı destekleyerek mevcut ekonomik krizde kitlesel bir işsizliğin sebep olabileceği toplumsal tepkiyi önlemek, kendi kitlesinden kopuşları engellemek. Muhtemel bir seçime de bu koşullarda gitmek. Ekonomik buhranın derinleşmesini geciktirmek / ötelemek, aynı zamanda sermayeyi korumak.

Peki evdeki hesap çarşıya uyuyor mu? İSO Başkanı yüksek enflasyon, fiyat istikrarının sağlanamaması ve kredi sorunları nedeniyle istihdamda sorunlar yaşanabileceği konusunda iktidarı uyarıyor. Aynı zamanda kendi sıkışmışlıklarını ve rahatsızlıklarını oldukça yüksek sesle dile getiriyor. Bu da AKP’nin planının hesapladığı gibi gitmediğini gösteriyor. Zira Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon beklentisi yine Merkez Bankası tarafından sürekli arttırılıyor. Sermaye sınıfı izlenen politikaların beklenen etkiyi yaratmadığını ve yaratmayacağını ısrarla vurgularken iktidar bürokratları izlenen politikalardan taviz verilmeyeceğini yine ısrarla dile getiriyorlar.

Bu koşullarda işçi hareketlerinin ve sınıf mücadelesinin seyri nasıl değerlendirilebilir? Hatırlanacağı gibi 2022 yılının Ocak ve Şubat ayları boyunca yüzden fazla işyerinde fiili grevler olmuş ve bu süreç bir “işçi direnişleri dalgası” olarak değerlendirilmişti. Hatta bu sürecin yarattığı coşku ve beklentinin 1 Mayıs sürecini de şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Kısa süreli bir sessizliğin ardından son 3-4 haftadır yine birçok işyerinde işçiler direnişe başlıyor, patronlara karşı mücadele ediyor, fabrika işgalleri ve fiili grevler örgütlüyor. Bu süreç “İkinci İşçi Direnişleri Dalgası” olarak değerlendirebilir mi? Sürecin bu şekilde değerlendirilmesi fazla iyimser bir yaklaşım olduğu gibi yanıltıcı olma riskini de içinde barındırıyor.

İlk elden, direnişlerin dalgalar halinde değerlendirilmesi olgusunun kendisi bile Türkiye’de ekonomik ve siyasi krizin süreklilik kazanmış karakterine rağmen işçi mücadelelerinde bir süreklilik olmadığı anlamını içinde barındırıyor. İşçi direnişlerinin varlığı her ne kadar olumluysa da bu süreksizlik durumu başlı başına bir olumsuzluk belirtmektedir.

Diğer yandan “dalga” olarak nitelenecek direnişlerin ilki için konuşursak, bahsettiğimiz, 2022’nin başında gerçekleşen 120’ye yakın işyerinde 20 bine yakın işçinin katıldığı direnişlerdir. Ancak ülkedeki yüzbinlerce işyeri, 25-30 milyonluk ücretli çalışan nüfus ve özellikle Anadolu’da neredeyse yaprak kımıldamadığı düşünüldüğünde sürecin dillendirildiği kadar etkili olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Nitekim yaz sürecinde gerçekleşen direnişler nicelik olarak Ocak-Şubat’a yaklaşamadı bile.

Her iki direnişler sürecinin de temel motivasyonu 2021 sonunda yaşanan kur krizini takip eden aşırı fiyat artışları, hayat pahalılığı ve bunun karşısında eriyen ücretlerin yarattığı baskı ve işverenlerin önerdiği düşük zamlara karşı yürütülen ücret mücadeleleri. Yani Erdoğan’ın son cümlesindeki “daha az satın alma gücüne sahip olmak” temel sorundu ve işçiler buna karşı direniyordu. Hayat pahalılığı karşısında geçinemeyen ücretli emekçiler iş yerlerinde örgütleniyor, fiili grevler gerçekleştiriyor, ücret artışı ve ekonomik haklar mücadelesi yürütüyordu. Bu iki süreci birbirinden ayıran noktayı ise birincisinde grevlerin yarısının sendikaların dahlinin olmadığı işyerlerinde, ikincisinin ise sendikalı ya da sendikalaşmış ve yetkiyi almış olmasına rağmen patronun sendikayı tanımayıp sendikalaşmayı önlemeye çalıştığı işyerlerinde olmasıdır.

  1. 2022 başındaki direnişler yoğunlukla sendikasız ve neredeyse senede sadece bir kez asgari ücret ile birlikte zam alan işyerlerinde gerçekleşti. Bu süreçte enflasyon nedeniyle alım gücünün iyice düştüğü günlerde asgari ücrete ikinci zam gelmemişti ve patronlar tarafından zikredilen düşük zam oranlarına işçiler tepki gösterdi.
  2. İçinden geçtiğimiz süreçte direnişlerin gerçekleştiği işyerlerinin çoğu sendikalı işyerleri ve yine çoğu için geçen yıl toplu iş sözleşmesi yılıydı. Toplu iş sözleşmesinden daha yeni çıkarak yeni yıla girmişlerdi ve bu nedenle ücretlerinin erimesi ve eriyen ücretlere tepki göstermeleri için aylar geçmesi gerekti.

Önümüzdeki süreçte iktidarın planı ile sermayenin eğilimi arasındaki gerilimin bir sonucu olarak emekçi kesimlerin koşulları daha da zorlaşacak gibi görünüyor. Şöyle ki iktidar işten çıkarmalar seçeneğini siyasi menfaati nedeniyle tercih etmezken sermaye artan enflasyon ve ekonomik durgunluğa karşı işten çıkarmalarla maliyetleri düşürmek istiyor ve burjuva iktisadi yasalarının bir zorunluluğu olarak bu seçeneği sürekli el altında tutuyor. Ancak siyasi çıkarları sermayenin bu eğilimiyle şimdilik çelişen iktidarın sermaye üzerinde işten çıkarma yoluna gitmemeleri konusunda ciddi bir baskı uyguladığını tahmin edebiliriz. Diğer taraftan artan enflasyonun yarattığı sermaye sıkışmasını ancak işten çıkarmalarla aşabileceğini düşünen sermayenin de işten çıkarma kartını iktidara karşı bir koz olarak kullandığını düşünebiliriz. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte, çıkarları bu noktada farklılaşıyor olarak gördüğümüz iki aktörün (iktidar ve sermaye) aralarındaki anlaşmazlığı aşabilmelerinin tek yolunun yavaş yavaş uygulamaya konduğunu görüyoruz. Yani emek üzerindeki baskının daha da arttırılması ve şimdiye kadar kazanılan haklara ciddi saldırılar.

İşçi sınıfının ekonomik kazanımlarının ancak örgütlü bir biçimde elde edilebileceğini bilen sermayenin bu süreçte ilk olarak sendika örgütlenmelerine saldırdığını görüyoruz. Sendikalı işçilerin işten atılması, sendikal örgütlenmenin engellenmesi, anlaşılamayan ve uzadıkça uzayan TİS süreçleri, sendikaların aldığı yetkilerin patronlar tarafından tanınmaması, sendikalar içinde yaygınlaşan uzlaşmacılık ve bozgunculuk gibi durumlar yaygınlaşıyor. Çünkü patronlar ilk önce sendikalar eliyle kazanılmış hakları yok etmeye ve işçilerin direnme ve hak kazanma ihtimallerini en aza indirmeye çalışıyorlar. Hatta bu süreç iktidar ve sermaye arasında o kadar danışıklı dövüş halinde ilerliyor ki sendika üyesi olma hakkı, sendika gerekçesiyle işçileri işten çıkarma yasağı gibi anayasal haklar da fiiliyatta hiç çekinilmeden yok sayılıyor. Böylece sendikal örgütlenmenin işlevsizleştiği bir fiili durum yaratılmaya çalışılıyor.

2002’den beri iktidar ve sermaye işçi sınıfının şimdiye kadar kazanmış olduğu haklarla birlikte ekonomik ve siyasi mücadele araçlarını da ortadan kaldırdı ya da yıprattı. Türkiye’de işçi sınıfı oldukça örgütsüz olmasına rağmen sendika, toplu iş sözleşmesi, kıdem tazminatı, birikmiş izin ücretleri gibi haklarına en azından hâlen yasal olarak sahip. Şimdi ise direnişlerde düşürülmeye çalışılan ücretlerin, zorunlu izne çıkarmaların yanında sendikal hakların yok sayıldığı, işten çıkarmalarda işçilere haklarının verilmediği, hatta ücretlerinin ödenmediği durumlarla karşılaşıyoruz. Yani iktidar ve sermaye, işçi sınıfının onlarca senede kazandığı hakların tabutuna son çiviyi çakmaya çalışıyor. Ve durum eğer böyle devam ederse kazanılan hakların artık anayasal bir güvence(!) olması da riske girecek.

Eğer durum gerçekten buysa, Eylül ayından itibaren ekonominin durgunlaşmasıyla birlikte daha fazla baskıyla karşılaşmamız muhtemel. Ancak buna karşı daha fazla direnişle karşılaşıp karşılaşmayacağımızı sınıf mücadelesinin seyri belirleyecek.

Şüphesiz yerimiz işçi sınıfının haklı ve onurlu mücadelesi. Ancak sınıf mücadelesi hangi koşullarda yürüyecek? Sermaye açısından durum şu: Kavcıoğlu, sermayenin bir temsilcisi olarak yine sermayeyi hazineden dağıtılan düşük faizli kredilerle yatırım yapmak yerine döviz satın almakla, stokçuluk yapmakla suçluyor. Yani sermaye, o bildik kâr ve birikim hırsıyla kriz ve enflasyona karşı yığınak yapmış durumda. Bu yığınakta ayrıca hâlen talan edilen tüm ortak zenginliğimiz ile işçilerden çalınan ücretler ve tazminatlar gibi verilmeyen haklar da var.

Peki dağınık, parçalı onlarca, yüzlerce işçi direnişinin parçası olacağı yığınak ne? Sermayenin yığınağına karşı işçi sınıfının yığınağı ne olacak? Sınıf mücadelesine siyasi bir muhteva verilmediği sürece karşılaşacağımız durum, sürekliliği olmayan, konjonktürel, ekonomik taleplerle işyeri bazlı gerçekleşen, bir ücret artışında yine sessizliğe bürünen irili ufaklı direnişler olacaktır. Bu nedenle sınıfın ve halk kitlelerinin arayışlarına cevap olacak birleşik siyasal sosyalist mücadele hattının örülmesi elzem görünüyor. Gerek örgütlerin gerekse birliklerin siyasal içeriği ön plana çıkarma konusundaki yetersizlikleri, teşhir ve ekonomizmi aşmayan pratikleri aynı zamanda sosyalist mücadelenin çıtasını da ücret temelli direnişlerin belirlemesine yol açıyor. Sosyalist bir iktidar için sosyalistler olarak artık sınıf perspektifini temele alan siyaset üretmemiz ve çözüm olabilme potansiyelini örgütlememiz gerekiyor.

Kaynaklar:

[1] “ASO Başkanı Özdebir’den fiktif kâr uyarısı”, dunya.com, Erişim: 3 Ağustos 2022, <https://www.dunya.com/ekonomi/aso-baskani-ozdebirden-fiktif-kar-uyarisi-haberi-664692>

[2] “TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, TOBB Sektör Meclisleri İstişare Toplantısı’nda konuştu”, sondakika.com, Erişim: 3 Ağustos 2022, <https://www.sondakika.com/ekonomi/haber-turkiye-odalar-ve-borsalar-birligi-tobb-baskani-rifat-hisarciklioglu-yilin-ge-15132868/>

[3] “Erdoğan: Dünya işsizlik tehdidiyle kıvranırken biz istihdam, ihracatımızla emin adımlarla ilerliyoruz”, Cumhuriyet Gazetesi, Erişim: 3 Ağustos 2022, <https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/erdogan-dunya-issizlik-tehdidiyle-kivranirken-biz-istihdam-ihracatimizla-emin-adimlarla-ilerliyoruz-1921999>

[4] “Erdoğan: Sorun işsizlik, gelir kaybı değil, sorun mevcut gelirin az satın alma gücü”, Youtube.com, Erişim: 3 Ağustos 2022, <https://www.youtube.com/watch?v=fYmjTuVVvB8>

[5] Konuyla ilgili 2022 yılının ilk yarısında farklı zamanlarda yapılmış farklı araştırmalar en büyük sorunu ekonomi olarak görenlerin sayısında artış ortaya koyuyor.

[6] Bir örneği şu haberde görülebilir: “Pazarcının Erdoğan’a destek mesajı: Çalıyorlarmış, biz de çalıyoruz”, diken.com.tr, Erişim: 3 Ağustos 2022, <https://www.diken.com.tr/pazarcinin-erdogana-destek-mesaji-caliyorlarmis-biz-de-caliyoruz/>

Paylaşın