Gençlik, Gündem, Umut Yazıları

Gerçekleri duymaya  #Varmısın – Bekir Yaman

Yazının konusu, kapak resminden de anlaşılacağı üzere genç “devrimcilerin” aynı tarihlerde ortaya koyduğu iki eylem çizgisi arasındaki siyasal önceliklerine kısa bir yaklaşımdır. Bu yazı bir kaba “cesaret”  kıyaslaması değil, ideolojik olanın güncel siyasete yansımasını açığa çıkarmak amacıyla kaleme alınmıştır. Kuşkusuz isteyen istediği gündemi öncelleyebilir.  Ancak bu “devrimcilik” adına yapıldığında, başka “devrimcilere” de yapılan eylem ve söylemi değerlendirme hakkı verir.  

Birkaç gün önce Devrimci Partili iki genç üzerlerinde parti önlükleri, omuzlarına sırtlandıkları temsili tabutla AKP Kadıköy binasına yürüdü. “Bu Zahra bebeğin tabutudur. Berkin’den, Ceylan’a, Uğur’dan Zahra’ya bebek katilleri işte buradadır.” dedi.  Kimileri için çok temsili ve kolay gelebilir. “İki kişi” nin yapmış olması basit görülebilir. Ancak sırtlarındaki o küçük karton tabutun kapağını açtığımızda taşıdıkları şeyin temsil ettiği siyasal ve tarihsel ağırlığı – zorluğu anlaşılabilir. İşte tam burada belirtmek gerekir ki; hakikatler önceleri hep onu söylemeye cesaret edenlerin ve bedelini ödeyenlerin sayesinde çoğunluğa dönüşmüştür. Bugün bile açıktan savunulan birçok kavram bizden önce birilerinin ödediği bedeller sayesinde kullanılabilmektedir. Türkiye’de “Sosyalizm, komünizm, Kürt, Kürdistan, Ermeni soykırımı… “ gibi birçok olgu ve kavramın konuşuluyor olması bunun için amansızca bedel ödeyen “azınlıklar”  sayesinde “çoğunluğun” konuşabildiği konular olmuştur. Bugün ise siyaseten hakikat olan ancak söylenebilmesi bedel gerektiren kavramlar vardır.  Peki, nedir o hakikat? İşte o, o tabutu taşıyanların dilinde, eğmeden bükmeden, “sosyalistlerin”  bir bölümü için “Batıda” söylenmesinden imtina edilen cümlelerde gizli. Hele ki faşist zorbalığın hız kesmediği dönemde, bizzat o’nun kapısına dayanarak,  kendi egemen devletine “işgalcisin” diyen iki genç devrimcinin dilinde o gerçek…

“İşgalciler gidecek, direnen halklar kazanacak…”

Bu yazıyı okuyan ya da o eylemi izleyen herkes işgalci gücün kim olduğunu anlamıştır. Kürdistan coğrafyasında çıplak olarak bilinen bu gerçek “Türkiyeli güçler” tarafından dile getirildiğinde, ateşten gömlektir. “Batı’nın” sokaklarında kırılmalara, tepkilere yol açar. Bu sizi an’da “yalnızlaştırabilir”, ancak bu ideolojik kuşatma gerçeklerin söylenmesini durduramaz. Devrimciler bu nedenle de öncülerdir, hakikatin öncüleri…

Ancak bazı sol-sosyalist siyasi yapılar kendi adından emin olduğu kadar bu gerçekliği bilmesine rağmen bu hakikate karşı siyasi miyopluğu sürdürürler. Bunun iki nedeni vardır.  Biri ideolojik arka planda, diğeri taktik siyasette gizlidir. İdeolojik olan devrimciliğini, devletten ve onun resmi tarih –ideolojisinden- bağımsızlaştıramamasının getirdiği çarpılma halidir. Kapitalizme içkin tüm modern orduların, varlık nedeninin sınıflar mücadelesini bastırma, kapitalist özel mülkiyeti koruma ve kapitalist rekabette kullanılmak üzere olduğunu bilir. Buna rağmen TSK’yı ve devleti bir ilizyonla perde gerisine iterek siyasi konum alış gerçekleştirir. Örneğin Mustafa Kemal’le, Mustafa Suphi’leri aynı derecede anmak bu çarpılmanın sonucudur. Resmi tarihe göre de “Anadolu’yu emperyalistlerden kurtaran ordu ve onun kurduğu devlet”  elbette “işgalci” durumuna düşürülemez. Ordunun Güney Kürdistan ve Rojava’daki varlığına eylemiyle işgalci diyemeyen (parlamento kürsüleri dışında) ve bunun için kendi egemenlerine karşı mücadele yükseltemeyen bir siyasal akıl ebetteki Bakur Kürdistan’ına da “sömürge” diyemeyecektir. Kürdistan meselesini, Türkiye devriminin ivediliğiyle değerlendiremediği için işçi sınıfı mücadelesinin, sömürge meselesinden steril yürütülürse ilerleyeceğine inanır. İdeolojik olan sadece bununla sınırlı değildir. Ait olduğun sınıfsal kültür, siyaset yapış tarzına da egemen olur. Kendi egemenlerinin başka bir halka karşı yürüttüğü savaşa açık ve eylemli karşı durmamak, ikinci enternasyonal’den bu yana “sosyal şovenizm” olarak addedilir.  

Diğeri ise taktik siyasetin bir sonucudur. Marksizm ve Leninizme sırtını dönmeden ancak yeterli bir güce erişilmeden söylenecek bazı “gerçeklerin” kendilerini marjinalize edeceğini düşünerek “burjuva sol muhalefetin” sınır uçlarında gezinmeyi yeğler. Bu tersinden Türkiye kapitalizminin ideolojik hegemonyasından en geniş yığınları koparmak üzere adım atmak yerine o’nun hegemonyasının farklı biçimlerde sol adına üretilmesine olanak sağlar. Oysa “Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine, ancak şimdiye kadarki tüm toplum düzeninin zorla yıkılması yoluyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim karşısında titresin…” diye ifade eder Komünist Manifesto’da  Marx ve Engels.

Yine yazının kapak resmine geri dönersek “sağda” yer alan resim TSK’nın Zaxo’da gerçekleştirdiği katliamdan birkaç gün sonra yayınlandı. Kuşkusuz bunu önceleyen yöneticiler, kampanyalarını gençliğin demokratik- akademik sorunlarına yönelim olarak düşünmüşlerdir. Ancak sokak röportajlarında dahi mikrofonu eline alan 13-20 yaş arası çocuk ve gençler evde ekmek olmadığını, okula gitmek yerine çalışmak zorunda kaldıklarını, ülkede akıbetleri hakkında hiçbir gelecek umudunun kalmadığını haykırmakta. En çarpıcı olan ise, çocuk yaşta birinin gündeminde siyaset olduğunu, siyasal gündemleri takip etmek zorunda olduğunu ifade ettiği görüntülerdi.  “Bir çocuk olarak ben bunları düşünmek zorundaysam, siz düşünün ülkenin durumunu…” diye feryat ediyordu. Farklı sorun önceliklerini gündeme alarak başlasalar da sokakta olan gençliğin hepsi düzenin tümüne isyan eden bir siyasallaşma yaşıyor. Bunların birçoğu solun “apolitik” bulduğu gençlik üstelik. Peki, örgütlü gençlik bunu bir gelecek umuduna dönüştürmede yeterince “öncülük” yapıyor mu?

Yine sağ resimde yer alan gençlik örgütü,  her yıl Mustafa Kemal dışında yaptığı başkaca paylaşımlarda, yolunda yürüme sözü verdiği, önder kabul ettiği Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya’ya da atıflar yaparak “devrimci” iddialarda bulunuyor. Sadece buradan hareketle bu siyasi gençliğin, geçmişle bugünü birbirine bağlayan devrimci gençlik önderlerini düşünerek, onların eylemi ile bugünkü kendi eylemlerini bir değerlendirmeye tabi tutması gerekmez mi?  Örneğin bugün yaşanan tüm siyasal çöküş ve kaos içerisinde 68 önderlerinin eylemi ne olurdu? Onların eylemlerinin bugünkü devrimci ihtiyaçlara yanıt olmayacağını düşünüyorlarsa bunu açıktan, başta kendi çevresinde faaliyet yürüten gençliğe ve devrimci kamuoyuna ilan etmeleri gerekmez mi? 68’in üç gençlik önderinin de Kürt meselesine yaklaşımı aynı zamanda eylemli bir sürecide ihtiva ediyor. Darağacında Deniz’lerin son sözü, onların son eylemidir de. Yani devrimci önderlerin üçü açısından da Türkiye işçi sınıfının kurtuluşu ile Kürt halkının özgürlük mücadelesi birbirinden ayrıştırılarak değil egemenlere karşı mücadelenin bütünlüğü içerisinde ele alınır. ‘Enternasyonal’izm onlar için fest’lerde çalınan bir “marş” değil Filistin’e uzanan pratik devrimci bir eylemdir aynı zamanda. Ve yasalcılığa karşı, dönemin “TİP reformizmiyle”  kopuşun en cesur adımlarını attı onlar. Başladıkları politik bilinçle sınırlamadılar kendilerini, onu her gün aşmaya yönelik bir kopuşun, teorik – pratik üretkenliğiyle yol açmaya çalıştılar. “Maceracı, marjinal” olmayı göze alarak cesurca yürüdüler hakikatin izinde ucunda darağacı olsa bile hiçbir fikrini gizlemeye tenezzül etmeden.

Paylaşın