Hülya Osmanağaoğlu, Umut Yazıları

Sosyalist demokrasi proletarya sosyalizmi ve enternasyonalizm… – Hülya Osmanağaoğlu

Mavi’ye

Kurtuluş’un 25. ve 40. yılları kutlandı. 50. yılına ise sadece birkaç yıl kaldı ama ortada resmi olarak, örgütsel formunu sürdüren bir Kurtuluş “yapısı” kalmadı. Ana gövdeler siyaseten iki partide toplaşmış olsa da, Kurtuluş’un temel görüşlerine ve devrimcilik anlayışına sahip çıktığını söyleyen kümeleşmeler de var. Gökhan’ın hayatını kaybedişinin beşinci yılında bu yazıyı yazma sebebim, Gökhan(lar) ile tartışırken sık sık benim ve başka arkadaşların “ama bu sizin dediğiniz Kurtuluşçuluğa uymaz” minvalindeki “derin” analizlerimize verdiği, “Niye biz kaya kovuğundan mı çıktık, biz de Kurtuluş’un dünden bugüne tarihinin bir sonucuyuz” cevabı. Neticede ölümünün beşinci yılında Gökhan’ın parçası olduğu siyasi yönelimin hem sonuçlarını hem de nedenlerini duygusallıktan bir nebze arınarak tartışmak mümkün hale geldi sanırım. Gökhan’ın en son, Gezi’nin umudunun hala ayakta olduğu 2014 yılındaki yerel seçimlerde, AKP’nin asla seçimle gitmeyeceğine ilişkin değerlendirmelerini düşününce, içine girdikleri siyasal yönelimin bugünkü karşılığını kırk yıl öncesiyle birlikte ele alarak, “kaya kovuğunu” tariflemek de mümkün olabilir belki.

Kurtuluş içinde yasal parti süreçlerinde belirginleşen, birlikçiler-örgütçüler şeklinde adlandırılan iki ayrı damarın varlığı 97’de ÖDP kongresindeki bölünmeyle somutlandı. Sonrasında bu iki damar sıkça kendini ötekine karşıtlık üzerinden tanımladı/örgütledi. Ancak iki çizginin aynı tarihsel referanslara sahip olduğunu söylemenin şaşırtıcı hale geldiğini ortaya çıkaran önemli siyasal farklılaşmalardan birinin, 2019’daki yerel seçimler olduğunu söylemek mümkün. Bir tarafta, toplumdaki ne kadarsa o kadar burjuva demokrasisine ilişkin her çabayı ve olanağı tümüyledışlayarak, İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinde CHP’ye oy vermeme siyaseti söz konusuydu. Oysa İstanbul ve Ankara’da CHP’nin belediye başkanlıklarını kazanması, bugün toplumsal muhalefetin ve tüm ezilenlerin AKP iktidarından kurtulmak konusunda moral üstünlüğü ele geçirmesinin ötesinde, bizzat HDP’nin AKP’den kurtulmak için kilit önemde olduğunu tescil eden bir sonuç ortaya çıkardı. Özellikle tekrarlanan İstanbul seçiminde CHP’ye oy vermeme tutumunda, toplumdaki tüm ezilenler bu seçime kilitlenirken sosyalistlerin alternatif bir politik hegemonya kurmaktan çok uzak kaldığını görememek söz konusuydu. Diğer tarafta ise; demokrasi ittifakı adı altında bile olsa, bir sosyalist yapının, Kadıköy gibi zaten CHP’nin çok güçlü olduğu bir yerde, CHP’ye oy istemek için var gücüyle seçim kampanyası örgütlemesi söz konusuydu. Seçimler sosyalist siyasetin kitle bağlarını güçlendirmesinin biri aracı olarak görülse bile, CHP’nin en kemikleşmiş seçmeninin konumlandığı bir sınıfsal-mekânsal çevrede yürütülen kampanya, sınıf eksenli bir demokrasi mücadelesi (ya da antifaşist mücadelenin) değil, AKP karşıtlığıyla sınırlı modernist kesimlere hitap eden bir demokrasi mücadelesi öngörüldüğünü gösteriyordu. Bu anlamıyla Leyla Güven’in açlık grevinin seçim döneminde yanlış bir eylem olduğuna ilişkin eleştirileriyle birlikte düşünüldüğünde1, Kadıköy’de bir kampanyaya dönüştürerek CHP’ye oy isteme çalışması, HDP’nin, AKP’ye kaybettirme siyaseti çerçevesinde Bağcılar, Esenyurt gibi yerlerde, kendi tabanından CHP’ye oy istemesinden hayli farklı bir çizginin göstergesiydi. 

Gelinen noktada şu an için birbiriyle uzlaşması/yakınlaşması pek de mümkün görünmeyen iki çizgi üzerinden aktif olarak örgütlenen geleneğin bölüntülerinin bugüne nasıl geldiğini tartışmak için, enternasyonalistler-maceracılar, devrimciler-reformistler, sosyalist demokrasi savunanlar- öncü savaşı çizgisine dönenler gibi, tarihsellikten büyük ölçüde kopuk ikilikleri aşarak bir analiz yapmak gerekiyor. Elbette ben de bu tarihe bakarken aslında bugün durduğum noktadan bakıyor olacağım. Kuşkusuz bu tarihin içinde (kadınlar ne kadar olabilirse o kadar) aktif taraf olduğum uzun yılları göz önünde bulundurarak tam bir objektiflik iddiasında bulunamam. Ancak kendi tarihime de geleneğin son otuz yılda geldiği noktaya da eleştirel biçimde bakarak, Gökhan’ın ölüme gittiği ve inşasının parçası olduğu siyasal yönelimin, geleneğin çizgisinden sapma mı, enternasyonalizm çizgisinin olağan sonucu mu vd., olduğunu sosyalizm bilgim elverdiği ölçüde tartışmaya çalışacağım.2

Sosyalist demokrasi, kadın sorunu, birlik

12 Eylül’ün ağır baskısının sürdüğü koşullarda Türkiye’deki sosyalist hareketin ideolojik ve politik çerçevesini tartışarak bir örgüt/hareket yönelimi saptamak çok kıymetliydi. Sosyalist demokrasi başlığı altında nasıl bir sosyalizm tartışmasıyla, sovyet-komün tipi örgütlenmenin temel alınması, parti bürokrasisinin sovyetleri ikame etmesinin ve reel sosyalizm deneyimlerinin, Marksist- Leninist kuram ekseninde eleştirilmesi hiç kuşku yok ki Türkiye ile ya da Kurtuluş Hareketi’yle sınırlı değildi. Ancak Kurtuluş Hareketi’nin yaptığı biçimiyle, sosyalist demokrasi başlığı altında, Marksizm-Leninizm içinden reel sosyalizmi tartışmaya açmak ve bu tartışmayı sosyalist hareketin bölünmüşlüğüne bağlayarak sosyalist hareketin birliği ve yeniden yapılanması tartışmasının eksenine “nasıl bir sosyalizm” tasavvuruyla koymak son derece önemliydi. Aynı şekilde 80’lerin ortasından itibaren henüz feminist hareket sokaklarda kendini ifade etmeye başlamamışken, bugün çok naif gelen bir teorik çerçeveyle de olsa, “kadın sorununu” gündemleştirmek ve sosyalist hareket feminist hareket ilişkisini tartışmaya açmak da son derece önemliydi. Sosyalist hareketin gündemine sokulan bu başlıkların grubun kendi iç işleyişine ve siyaset yapma tarzına ilişkin çok ciddi tartışmalara yol açması kaçınılmazdı. Ki 90’ların başından itibaren (dar ve geniş anlamıyla!) grup içindeki her tartışma ve ayrışmada sosyalist demokrasi ve “kadın sorunu” merkeze otururken, sınıf ilişkilerinin düzeyi ve yönetici kadroların [ağırlıklı küçük burjuva] sınıfsal kökenleri ve bununla herhangi bir hesaplaşmalarının olmayışı, gündeme gelemiyordu. 90’ların ortasında birleşik yasal parti süreçleri ile eş zamanlı yürütülen kadın kotası tartışmalarında “komünistin kotası olmaz” fikriyle cisimleşen yaklaşıma referansla anarsak; söz konusu yasal birleşik parti süreçlerini, komünistlerin ağır erkekliği ve sınıf mücadelesine nasıl bir anlam yükledikleriyle birlikte tartışmak gerekiyor.

89 bahar eylemleri, birlik toplantıları, son Kürt isyanı, madenci grevi, Sosyalizm Yolunda Kurtuluş’un yayımlanmaya başlaması ve reel sosyalizmin çöküşünün ardından gelen 91 affı ile grubun dar ve geniş anlamıyla bir şekilde yeniden inşasının başlaması sürecine gelindi.3 Sosyalist demokrasi ekseninde reel sosyalizm eleştirisinin 80’lerin başında yapılmış olması sebebiyle görünürde mevcut ideolojik-politik yıkımdan etkilenmemiş görünülse de grubun genelinin yanı sıra hem kadınlar hem de gençlik içindeki kadroların sistematik çözülüşü söz konusuydu. Kadınların “feminist sapma” nedeniyle ayrıldıkları propagandası4 yıllar boyunca nesilden nesle her örgütsel tartışmada, erkek yöneticilerin bilinçaltının belirleyici öğesi oldu. Feminist olan kadınların komünist bir örgüt için yeterince güvenilir olmayacağı fikri yazılı olmayan örgüt teamüllerinin birinci maddesi haline geldi. 80’lerin sonundaki birlik ve tartışma süreçlerinin gençlik kadroları üzerindeki etkisi genel olarak sosyalist blokun çökmesiyle inişe geçen gençlik hareketinin durumuyla bir araya geldiğinde, 90’lara geleneğin güçlü bir gençlik örgütünün kalmasını da mümkün kılmamıştı. Ancak bir şekilde yol bulmaya yol kurmaya çalışan bir gençlik örgütü vardı… 

92’de Genç Kurtuluş içindeki yarılma, tasfiye ne dersek diyelim aslında sosyalist demokrasinin sonraki yıllarda örgütsel hayatta nasıl işleyeceğinin/işletileceğinin ilk emaresi olmuş denilebilir. Keza grubun o zamanki yönetici kadrolarının gençlik örgütüyle ilişkilerinin ve nasıl bir gençlik örgütü istediklerinin dünden bugüne ilk örneği de olmuş aslında. Sosyalist demokrasi, merkezin kararlarının tartışılmasını içermiyordu, henüz öneri-tartışma halindeki seçim partisi-birlik fikrinin gençliğin yayın organında tartışılması sosyalist demokrasiye dâhil değildi. Merkezin kararları sorgulandığında temel ilke hemen demokratik merkeziyetçilik oluyordu! Gençlik örgütünün, kitapta yazılı haliyle örgütsel olarak bağımsız politik olarak bağımlı olması kuralı, grubun merkezinin herhangi bir fikrine henüz tartışma düzeyindeyken bile, gençliğin itirazını-tartışmasını sosyalist demokrasiye içkin görmüyordu. Ki aslında meselenin sadece merkezi kararların sorgulanması olmadığını örgüt içinde ciddi bir sosyalist demokrasi tartışmasının görüngüsü olduğu aynı merkez ekibin (gidenleriyle kalanlarıyla) sonraki yirmi yıl boyunca da gençlik ekiplerini her beş yılda bir tasfiye etmesiyle/etmeye çalışmasıyla ortaya çıktı.5 Kuşkusuz gençlik kadrolarının/yöneticilerinin yani müstakbel grup kadrolarının her beş altı yılda bir tasfiyesi sadece politik ayrılıklarla ilgili değildi, merkez kadrolardaki (tabii ki hepsi erkek) yöneticilerin siyasal hat(a)larını tartıştırmamak için yeni kadroları özellikle İstanbul ve Ankara’da tırpanlamasıydı söz konusu olan. 2000’lerin başına kadar diğer şehirlerde örgütlenme ve hareketlilik varken, özellikle İstanbul’da gençlik örgütlenmesinin zayıflığı tam da merkezin sadece kendine koşulsuz şartsız itaat edecek gençleri öne çıkarması nedeniyleydi (ki onların arasında da ilk itirazda tasfiye edilenler oldu, kalanları da zaten düzenin dişlilerine takılmak zorunda kaldılar).

Birlik ve ÖDP

97’de, ÖDP ve sosyalist hareketin birliğine ilişkin fikir ve örgütsel yaklaşım ayrılığı gibi görünse de, merkez düzeyde koltuk paylaşımı duygusunu fazlasıyla veren bir bölünme yaşandı (İstanbul ve Ankara dışındaki illere bu tartışma yayıldığında oralardaki arkadaşlarımız bunu gerçek anlamıyla birlik-örgüt ikilemiyle yaşadılar demek mümkün). Bölünmeye giden süreçte ve bölünmede tartışma başlığı olmayan iki konu vardı. Her iki taraf da (bunu erkek şefler diye okuyalım) antifeminizmde ortaklaşıyordu ve kadınların kendilerini feminist diye tanımlamasına itirazın ötesinde komünist yapıda kota uygulanmasına itiraz ediyorlardı; asla komünistin kotası olmuyordu. Ve yine iki taraf arasında sınıf siyaseti, sınıfın içinde nasıl örgütlenileceği, neoliberalizmin sınıflar mücadelesini nasıl dönüştürdüğü, sendikaların durumu, işyeri örgütlenmelerinden fabrika komitelerine yeni dönemin siyasetinin ne olacağına ilişkin herhangi bir farklılaşma ya da ayrışma söz konusu değildi. Böyle bir tartışma ve ayrışma söz konusu değildi çünkü 90’ların başından itibaren birlik ve yeniden yapılanma tartışmalarına girildiği andan itibaren grup imzasıyla ya da merkez düzeydeki yöneticilerin genel grup yönelimini ifade ettiği, bir tane bile sınıf analizi, tartışması, yazısı, örgütsel yönelim önerisi söz konusu olmamıştı.6 Ki zaten ÖDP’nin kuruluşunun hemen akabinde, artık gruba özel, işçi/işyeri komiteleri gibi organlara ihtiyaç kalmadığı bu organların içinde yer alınılan birlik partisinin organlarıyla ikame edileceği kararı alındı. Sosyalist olduğunu değil yüzünü sosyalizme döndüğünü anlatan, ilçelerde örgütlenmeyi temel alan, en çok üyesi Kadıköy, Beyoğlu, Konak ve Çankaya’da olan, üyelerinin ciddi bir bölümünün kamu iktisadi kuruluşlarının ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini en iyi ihtimalle özerkleştirilmesini (ne olduğunu hala bilmiyorum) savunduğu, proletarya gibi kavramların parti literatüründen tümüyle dışlandığı bir partinin fabrika komiteleri örgütlemesini umuyorduk.

Proletarya sosyalizmine, sınıf siyasetine ilişkin farklı fikir ve örgütlenmelerin yan yana durmasının kuramsal arka planını çizen sosyalist demokrasi, bizzat sosyalist demokrasiyi ülkede gündeme sokan grup tarafından, sınıf temelinden ayrıştırılıp güncel demokrasi mücadelesine ilişkin farklı yönelimlerin tartışılmasına indirgenmişti. Sosyalist demokrasi birlik ve yeniden yapılanmanın ekseni olmaktan çıkmış, yasal partinin inşasının meşruiyetini sağlamak için politik bağlamından tümüyle koparılmış bir kavrama indirgenmişti. Sosyalist demokrasi tartışmaları da devrim mücadelesinin gerektirdiği sınıf siyasetinin değil, yasal bir parti çatısında utangaç bir sosyalizm propagandasını merkeze alan “entelektüel” tartışmaların manivelası haline gelmişti. Bugünden bakınca, birlik ve yeniden yapılanma tartışmalarının yasal bir parti çatısında sonuçlanmasında hiçbir sorun yoktu, ancak o yasal partinin içinde nostaljiden ibaret bir sosyalizm ruhuyla dönemin sol liberalizminin sınırlarını aşamayan (ki Kürt sorunu söz konusu olduğunda “parti çoğunluğu” sol liberalizmin de fazlasıyla gerisindeydi) bir demokrasi mücadelesine kilitlenmek şart değildi aslında, demek mümkün. . 

ÖDP kurulduğunda Kurtuluş grubu içinde, modern sanayi proletaryasını bırakalım, en özet kavramla mavi yakalı işçiler arasında örgütlenme hedefi neredeyse hiç kalmamıştı denilebilir.  90’lar boyunca yükselen kamu emekçilerinin mücadelesinde çok aktif ve etkili olan arkadaşlarımızın varlığına rağmen grubun merkezi siyasetinde önemsenmemeleri ile birlikte düşünülünce, bir bütün halinde siyasetin merkezine “grubun merkezinin siyasal ihtiyaçlarının” oturması söz konusu olmuştu. Ki o dönemde bu durum, bütün grubu örgütlemekle görevli merkezin, tek örgütlü faaliyet yürütebilen organ olarak kendini ilan etmesi gibi komik bir açıklamada ifadesini bulmuştu aslında. Sınıf içinde örgütlenmenin meşakkati göz önünde bulundurulduğunda dönemin, siyasal demokrasi mücadelesini öne çıkarma dönemi, olduğunda hemfikir olunması kolayca benimsendi sanki… Kuşkusuz siyasal demokrasi kavramı Kürt sorununda demokratik ve siyasal çözüm için, Kürt halkıyla Türkiye işçi sınıfının stratejik ittifakı diye ortaya koyulan enternasyonalist mücadelenin çerçevesini imliyordu. Ve 90’larda sosyalist solun enternasyonalist kesimlerinin olmazsa olmazıydı. Bu anlamıyla sosyalist hareketin gündeminin Kürt hareketiyle ittifak gerçekleştirilmeden belirlenemeyeceği tutumu dünden bugüne tartışmasız doğruluğunu koruyor. Ancak Kürt hareketi kendi üstüne düşeni fazlasıyla yaparken, bu tarafta stratejik ittifakın Türkiye işçi sınıfı kısmını harekete geçirmek için gerekli politik-örgütsel yönelime sahip olunmayışı, grubun büyük bölümünde siyasal demokrasinin sınıf bağlamından koparak sol liberal bir bağlamda benimsenmesine/ele alınır hale gelmesine, neden oldu.

94 krizinde de 2001 krizinde de neoliberalizm sınıflar mücadelesi ilişkisi ya da sınıf siyasetine nasıl baktığımızı hiç konuşmazken “ordu-büyük sermaye ittifakı” diyerek derin sınıfsal tahliller yapmak yeterli geldi. Tüm dünya ve Türkiye sosyalist hareketinin büyük bölümü, doğru ya da yanlış, sınıfın değişen yapısı yeni örgütsel formlar vs. diye tartışırken proletarya sosyalistleri ordu büyük sermaye ittifakına karşı sınıfsız bir “siyasal demokrasi” mücadelesi ile yetiniyordu.7 Bizim birlik partilerindeki esas görevimiz partinin diğer bileşenlerini bu konuda ikna etmekti. Bu ikna işi için de her zaman kürsülerde en güzel konuşan, en “kentli”8, en “entelektüel” erkek şefler merkez organlarda görev almalıydılar. Hedef parti kürsülerinde en iyi polemiği yaparak parti çizgisine yön vermek olunca, örgüt kadrolarının seçiminde ve yetiştirilmesinde de bu hedefe uygun isimlerin öne çıkarılması farz haline geldi. Bu süreçte çoğu gereksiz özgüvenli erkek kadrolar her daim suyun başını tutmaları gerektiği vehmine kapıldılar. Bu esnada örgütsel faaliyet olarak bir şekil bir grup yayını çıkarılırken, kamu emekçisi arkadaşların örgütsel ve siyasal çabaları önemsenmiyor, gençlik eleştirdikçe tasfiye ediliyor, kadınlar ise yükselen feminist hareket görmezden gelinerek antifeminizmle bastırılmaya çalışılıyordu. Daha ilginci sınıf içinde örgütlenme üzerine neredeyse gündem başlığı olmayan toplantılarda genel olarak feminizmin özel olarak da feminist hareketin sınıf siyasetinden uzak olduğu erkek şeflerce hemen mühim analiz olarak dillendiriliyordu.

SDP bir dönemeç bir kırılma ve yeniden ayrılan yollar

ÖDP’den çıkıp SDP’ye geçtiğimizde sınıf siyaseti açısından herhangi bir değişim olmadı. Kesin olarak söylenebilir ki sınıf mücadelesinin tüm dünyadaki ahvali, sınıf siyaseti tartışmaları, neoliberalizm ve sınıfın yapısı gibi konularda ilk detaylı ve kapsamlı tartışma ve broşür çalışması da SDP içindeki muhalif (çoğunluğunu kamu emekçisi arkadaşlarımızın oluşturduğu) Kurtuluşçular tarafından 2006’da yapıldı. 97’deki ilk bölünmeyle ortaya çıkan parçalardan birinin gençlik örgütlenmesinde -90’lardakinden farklı bir çizgi izleyerek-  “komsomol” tipi örgütsel olarak bağımsız yapılanmayı görece mümkün kılması, birkaç yıl içinde kimi değişimleri gösterdi. O yılların gençlik yöneticisi kadrolarının gençlik hareketi içinde sahip oldukları deneyimle, grubun kendisine dahil olduklarında adım adım inisiyatif geliştirmelerinin mümkün hale geldiği söylenebilir.

Evet, tarih sadece tek tek kişilere bağlı olarak analiz edilemez ama kişileri yok sayarak da bazı tahlillerin anlamı tam ifade edilemeyebilir. Ulaş’ın 2001’den sonra cezaevinden çıkışı ve bir şekilde kendini örgütleyen gençlik yapısına dâhil oluşu, sonrasında gençlik alanından genel alana geçse de gençlik üzerinde hep etkili olan yapısı, 2000’lerde yeni bir genç kadro neslinin inisiyatif almaya başlamasında etkili oldu. Ancak bu süreçte 2000’lerin gençlik kadrolarında hem düşünsel hem de örgütsel olarak sosyalist demokrasi fikrinin dışlandığını (hatta abartılı dışlandığını!) söylemek mümkün. Gençlikte 90’lardan 2000’lere grubun yaşadığı güç ve [sosyalist hareketteki] etkinlik kaybını sosyalist demokrasiye ve bu bağlamda örgüt disiplininin olmayışına fatura eden bir yaklaşım söz konusuydu. Yasal partinin görece esnek örgüt- parti disiplininin, her nasılsa sosyalist demokrasi söylemiyle sıklıkla örgütsel liberalizmin gerekçesi haline gelmesi de gençlik kadrolarının tepkiselliğinin nedenlerinden biri oldu kuşkusuz.  Türkiye siyasetinde sol liberalizmin neredeyse zaferinin ilan edildiği, partide önemli görevler üstlenmenin kriterinin Kürt hareketiyle kurulan ilişkinin derecesince belirlendiği ama aslında ideolojik politik meşruiyetin çerçevesinin sol liberal söylemin içinden tariflendiği SDP yıllarında, gençlik ve genç kadrolar açısından sorun –maalesef- sosyalist demokrasi olarak tespit edilmişti. Ve sosyalist demokrasi aynı zamanda devrim fikrinin reddinin simgesi olarak da algılanmaya başlamıştı.  Böylece siyasal liberalizmin ve yansıması örgütsel liberalizmin her daim “sosyalist demokrasi” ile meşrulaştırılmaya çalışılması dünden bugüne sosyalist demokrasiyi sınıfsal bağlamından kopararak yorumlayan (aslında yanlış yorumlayan) yeni bir kadro neslinin daha ortaya çıkmasının önünü açtı.

Cinsel taciz nedeniyle yaşanan bölünme ardından, nerede hata yaptık diyerek dönüp geriye bakışlardan bir taraf için çıkan sonuç, sosyalist demokrasiyi örgüt hayatından tümüyle dışlamaktı. En iyi ihtimalle örgüt içinde sosyalist demokrasi ile demokratik merkeziyetçiliğin yan yana duramayacağı savunulurken, bir kısım açısından ise sosyalist demokrasiyi tümüyle gündemden düşürerek (açıkça resmi kanallardan savunmuyoruz denmese de), 80 öncesi Kurtuluş tezlerine ve mücadelesine referans vererek gelenekle bağı ifade etmek söz konusuydu. Beş yılda bir bölünüp yeniden birleşiyor olsalar da 97’deki bölünmenin her iki tarafındaki merkez yöneticilerinin de bu cinsel taciz tartışmalarından yıpranarak çıkması cinsel taciz nedeniyle iki tarafa bölünen genç kadroların bulundukları bölüntülerde etkinliklerini artırdı.

Yeni birlikler hep birlik hep sınıfsız siyaset

2007’de cinsel taciz gibi çok önemli ve ciddi bir siyasal nedenle ayrışılırken sınıf siyasetine ilişkin yine herhangi bir farklılık söz konusu değildi. Her iki taraf da bir iki yılda bir mahallerde örgütlenmek için çalışma raporları hazırlayıp fiiliyatta olmasa da fikir ve tartışma düzeyinde sınıf siyasetini gündemine almış görünüyordu. 2010’larda yeniden ayrışıldı yeniden birleşildi ve aslında 97’deki bölünmenin yeni nesildeki yansıması olarak iki parça haline gelindi. Gelenek dışından yeni yapılan birliklerde ya da yeniden kuruluşlarda da sınıf siyasetine ilişkin hangi konularda ortaklaşıldığı, örgütsel yönelimler vs. gibi başlıklarda ne tür ortaklıklar ya da ayrışmalar söz konusu olduğu merkeze alınmadan inşa edilen birlikler ve yeniden kuruluşlar devam ediyor.

Bu iki ayrı çizginin bir tarafı açısından kadro anlayışını, (büyük oranda) Ulaş’ın şahsında cisimleşen devrimcilik ve militanlık tarzını temel alan bir gençlik örgütlenmesinin şekillendirdiğini söylemek mümkün. Ancak bu kadrolaşmaya ruhunu veren kavramlar, sadece devrimcilik ve militanlık değil, “yiğitlik”, “delikanlılık” ve materyalizmi fazlasıyla dışlayan bir biçimde “irade” kavramı olmuş görünüyor. Ve yine görünen o ki 90’ların sonu 2000’lerin başı itibarıyla gençlik kadrolarını oluşturan bu grubun 2010’ların –en- başındaki cinsiyeti, sadece bileşiminin cinsiyet kimliği açısından değil siyaset yapış tarzlarıyla da çok erkek olmuş. Yani Kurtuluş geleneğinde devamlılık, 2010’ların başında da siyasal ve örgütsel hedef değişiklikleri tartışılırken esas karar alıcıların erkek olması ve sınıftan kopuklukla sürdürülmüş.

Geleneğin bir bölüntüsü için, 90’ların ve 2000’lerin gençlik açısından makûs talihi 2010’larla birlikte aşılmış ve bunun en önemli göstergesi de Gezi isyanı olmuştu; yine Ulaş’ın şahsında haklı olarak görünürleşen bir direnişle kuşkusuz. Ve yeniden en başa Gökhan’ın Gezi İsyanı’nın sonrasında 2014 seçimleri döneminde “asla seçimle gitmeyecekler” dediği döneme dönersek Gökhan(lar) haksız çıktı demek tümüyle mümkün görünmüyor. 7 Haziran seçim sonuçları tanınmadı, 2016’da Kürt halkının seçme seçilme hakkı yok sayılarak belediyelere kayyum atandı, parti başkanları ve vekiller tutuklandı, 2017’deki referandumda atı alan Üsküdar’ı geçti, 2019’da İstanbul seçimi tekrar edildi, yine kayyumlar atandı ve şimdi de HDP’ye yönelik kapatma davası gündemde. Ancak bütün bunlara rağmen burjuva parlamenter siyasetin sonunu tümüyle ilan eden bir kurumsallaşmış faşizmden söz etmek mümkün değil aslında.

Gökhan’ın seçimle gitmeyecekler analizinin hemen sonrasında IŞİD’in Kobane saldırısı, 7 Haziran seçimleri sonrası yaşanan katliamlar ve direnişler, Türkiye işçi sınıfının (ve tabii devrimci hareketinin) kaderinin Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle ne kadar iç içe geçtiğini gösterdi. Bu süreçte Kürt halkıyla dayanışmak için, IŞİD’le mücadele ve IŞİD’i fiilen ortadan kaldırmak için verilen savaşa katılmak, geleneğin elli yıla yaklaşan enternasyonalist dayanışma çizgisi açısından çok ama çok önemli bir niteliksel sıçramayı ifade ediyordu.9 Hiç kuşku yok ki bu geleneğin enternasyonalist mücadele çizgisinde yeni bir eşik oldu çıkışları. Ancak esas olarak [fazlasıyla] gençlik hareketi üzerinde yükselen bir örgütlenme tarzıyla enternasyonalist dayanışma, devrimci yönelim inşa edildi. Ve bu noktada; Türkiye’de sınıflar mücadelesini niteliksel olarak dönüştürecek ve güçlendirecek mücadele tarzının, “devrimci zorun” örgütlenmesi temel alınarak inşa edileceği fikrinin, geleneğin “kuramsal” proletarya sosyalizmi referanslarıyla örtüştüğünü gösteren bir politik ahvalden söz etmek mümkün görünmüyor.Proletarya sosyalizminin inşasında önkoşulun modern sanayi proletaryası içinde örgütlenmek olduğu tezinin, özellikle 2015-2016 döneminde, sınıfsal temelleri bir hayli belirsiz bir kent direnişi/savaşı minvalindeki tezlerle ikame edilmesi söz konusu denilebilir.  Devamında ağırlıklı olarak gençliğin politik ruh haline hitap eden bir yönelimle “devrimci zorun” merkeze alınması, geleneğin temel çizgisinin dışında konumlanışın önemli göstergelerinden biri haline geldi.Sınıflar mücadelesini yeni bir aşamaya sıçratmak ve eş zamanlı olarak AKP faşizmini yıkmak için, “devrimci zorun” örgütlenmesinin gerektiği fikri hiç kuşku yok ki söz konusu dönemin ruhundan da referans almıştı. Ancak (gücünü ve direngenliğini ispat eden feminist hareketin ve LGBTİ+ hareketin yanı sıra) özellikle son bir yıldır artan devlet şiddetine rağmen parça parça da olsa yükselen işçi eylemleri, direnişleri söz konusu. Bu eylemler “devrimci zorun” değil işçi sınıfının merkeze konduğu bir mücadele ile en eski ezberimize dönüşü işaret ediyor; demokrasi mücadelesine, enternasyonal dayanışmaya eşlik eden bir kararlı sınıf örgütlenmesi ile. Ve şimdi ölümünün beşinci yılında Gökhan’a demek isterdim ki: “Ama bu haklı, devrimci, enternasyonal dayanışma ile başlayan süreçte ortaya konan çizginiz, kaya kovuğunun arka tarafından, sınıfın kendiliğinden eylem ve bilinç düzeyini pek de görmeyen bir ‘devrimci zor’ ile proletarya sosyalizmine bir tünel açacak mı hiç bilemedim.” (Kuşkusuz o da bana Kurtuluş geleneğinin ona göre reformist kanadından geldiğim için bunu hâlâ bilemediğimi söyleyecekti!) Ve yine en başa Gökhan’ın deyimiyle “kaya kovuğuna” dönersek, kim ne derse desin, o kaya kovuğundan çıkan siyasal mücadele nedeniyle, katılamasak da, çok canımız yandı hem de tarifsiz biçimde… Genç arkadaşlarımızı, otuz yıllık yoldaşlarımızı, en çok sevdiklerimizi kaybettik… Ama sonuçta gurur duyduk… Gurur duyduk… Beşinci yılda da…

1 Ki Leyla Güven’in açlık grevi eylemi aylar önce başlamıştı ve çok temel bir insan hakkı talebi söz konusuydu.
2 Devrimci bir analiz yapma iddiam yoktur hala kendimi ML olarak tanımlasam da… Uzun yıllardır örgütlü sosyalizm mücadelesi içinde olmadığım için bir “devrimcilik” iddiam da yoktur.
3 Kişisel tarihim de tam bu dönemde başladı.
4 Aslında yıllar boyunca görüldü ki gelenekle bağını kopardıktan sonra siyasetle ilişkisini en sistematik sürdüren kesim kadınlar oldu.
5 En başta belirttiğim gibi kadınların, hele genç kadınların tarihimizde herhangi bir gerçek etkisi olmuyordu ama ben de o dönemde bu yazıda eleştirdiğim merkezin tutumunu desteklemiştim.
6 Hani her çıkan Kurtuluş yayınını 90’lar boyunca satır satır okuyan biri olarak hafızama güveniyorum. Ancak yine de tek tük yazılar çıktıysa kimseye haksızlık etmeyeyim. Ama yazı çıktıysa da hiçbir biçimde toplantıların tartışmaların gündemleri arasına giremedi, dikkate alınmadı.
7 “Siyasal demokrasi” kavramı tümüyle Marksist tarihsel bağlamında koparılmış biçimde sol liberallerin demokrasi anlayışı içerisinden ele alınıyordu. Kürt halkının direnişi ile gösterilmeye çalışılan enternasyonalist dayanışma “siyasal demokrasi” mücadelesinin öne çıkarılması ile ifade ediliyordu. O dönem için de bugün de doğru olan enternasyonalist dayanışma siyasetinin işçi sınıfı içinde örgütlenme fikrini tümüyle gündemden çıkarmakla bir bağlantısı yoktu kuşkusuz. Bugün de Kürt hareketi ile birlikte mücadelenin zeminleri söz konusu ancak bu işsizlik yoksulluk ya da sınıf direnişleriyle bağ kurmaya engel olmuyor, ki o zaman da engel olmuyordu…
8 Bu “kentli” kavramını özellikle vurguladım zira elbette işçi sınıfı da küçük burjuva da büyük burjuva da kente ait sınıfsal kategoriler ancak gelenekte ben geldiğimde de yerleşik bir kavram olarak küçük burjuvalığa ait özellikler kastedilerek kullanılıyordu, üstelik olumlanıyordu ve işin kötüsü galiba hala olumlanıyor.
9 Altını çizmek istiyorum geçmiş dönemdeki enteransyonalist dayanışmaları yetersiz bulmayı ifade etmiyor bu yazdığım tarihsel siyasal koşulların gerektirdiği yeni bir niteliksel dönüşümden bahsediyorum sadece.

Paylaşın