Umut Yazıları

Sınıf, sınıf mücadelesi, Komünizm ve olanaklar – III – Can Çukurova

Kapitalizmin ve onun en üst aşaması olan emperyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu çağımızda kapitalist cehennemin antitezi olan sınıf siyasetinin sosyalist mücadeledeki merkezi rolünün vurgulanması, devrimci sosyalistlerin önündeki en yakıcı görev olarak durmaktadır. Üstelik ülkemizde ve dünyada işçi sınıfının devrimci damarını bağıra bağıra hatırlattığı konjonktürde bu görev daha da acil bir konumdadır. Üç yazıdan oluşacak bu dizide temel olarak sınıf, sınıf mücadelesi, komünizm ve sosyalist mücadelede olanaklara odaklanacaktık. İlk yazıda “sınıf nedir?” sorusu ele alınmıştı [1]. İkinci yazının merkezinde “neden komünizm ve neden işçi sınıfı?” sorusu yer aldı [2]. Bu son yazıda ise mevcut konjonktürde “sınıfın yapısı, güncel durum ve sınıf mücadelesinin yönelimi” konusu ele alınacaktır.

Sınıfın yapısı, güncel durum ve sınıf mücadelesinin yönelimi

Pandeminin etkisiyle birlikte dünya genelinde düşen büyüme oranları kapitalizmin krizini giderek gün yüzüne çıkartıyor. Zaten uzun süredir krizde olan küresel sermaye, kriz derinleştikçe, sömürü ve sermaye birikim olanaklarındaki daralmayı aşmak için sınır aşırı askeri müdahalelere bile daha korkusuzca girişir oldu. Yaşanan Rusya-Ukrayna savaşı da küresel sermayenin 1970’lerden beri süregelen ve neo-liberal politikaların artık aşmakta yetersiz kaldığı krizinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’de AKP-MHP otoriter burjuva diktatörlüğü ise hem bu koşulların hem de Türkiye’nin kendine özgü iktisadi ve siyasi koşullarının etkisiyle artık süreklileşmiş bir krizler süreci yaşıyor. Birçok yazarımız bu krizlerin detaylı incelemelerini halihazırda zaten yapmaktadır. Ne küresel sermaye ne de Türkiye sermayesi yaşanan bu krizi sistem içi reformlarla aşabilecek gibi görünmemektedir. Türkiye sermaye sınıfı da krize karşı yığınak yapmakta, sömürü oranını arttırmakta, ücretleri azaltmakta, ortak zenginliğe pervasızca el koymakta, finansal araçlarla servet aktarımı yapmakta ve bunları sermayeye dönüştürmektedir. Bu durum, ülkedeki gelir dağılımı eşitsizliğinin artışıyla da kendini göstermektedir (dünya genelinde gelir eşitsizliğinin arttığı gibi). Orta katman dediğimiz üst gelir grubuna dâhil işçilerin reel ücretleri düşmekte, tarımla geçinen emekçiler tarımın bitirilmesi nedeniyle kentlere gelerek tıpkı mülksüzleşen küçük üreticiler gibi proleterleşmektedir. Tüm bu süreç, yaşam koşullarındaki farklılıklar nedeniyle aralarında kültürel farklar olan kitleleri aynı koşullara doğru itmektedir. Dolayısıyla iktisadi krizin sebep olduğu toplumsal dönüşüm, daha önce mülkiyet ve üretim ilişkilerindeki konumlarının aynılığı nedeniyle aynı sınıfa dâhil olanların aynı kültüre de dâhil olmasınısağlamaktadır. Bu da üretici kitlelerin dillerinin, anlayışlarının, tüketim eğilimlerinin, değerlerinin, kaygılarının, sorunlarının da ortaklaşmasını sağlamaktadır.

Ele alınması gereken bir diğer durum ise “devrimci durum”dur. Bir devrim, devrimci durum oluşmadan gerçekleşmez, ancak oluşmuş olması da sürecin bir devrimle sonuçlanacağı anlamına gelmez.[3] Bir durumu devrimci durum olarak adlandırabilmemizin üç kriterini Lenin şu şekilde verir: Birincisi, ezilen sınıfların artık eski tarzda yaşamak istememelerine eşlik eden, üst sınıflar arasında yaşanan, ezilen sınıfların hoşnutsuzluğu ve öfke patlamalarıyla sonuçlanan bir krizdir. Yani, üst sınıflar artık eski tarzda yönetme kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. İkinci gösterge, ezilen sınıfların ızdırabının ve yoksunluğunun her zamankinden daha şiddetli hale gelmesidir. Dolayısıyla bu durum, sınıf bilincinin kitlelere sirayet etmesinin ve ortak çıkar ve ortak düşman algısının yayılmasının zemini güçlendirir. Üçüncü gösterge ise bu saydığımız iki göstergenin bir sonucu olarak sakin zamanlarda eziliyor ve sömürülüyor olmalarından şikayetçi olmayan kitlelerin bu çalkantılı zamanlarda artan bir eylemlilik içinde olmalarıdır. Bu kitleler hem krizin hem de üst sınıfların baskılarının hem de yaşanan krizlerin etkisiyle bağımsız tarihsel eyleme yönelmişlerdir. Bu üç göstergenin işaret ettiği durumlar ortaya çıkmadan, bu değişiklikler yaşanmadan bir devrim imkânsızdır ve bu değişiklikler, bireysel grupların, partilerin, hatta sınıfların iradelerinden bağımsızdır. Söz konusu bu üç nesnel koşul, bir devrimci durumu oluşturur. [4]

Lenin devrimin koşullarından bahseder, ancak unutulmamalıdır ki devrim bir olay olduğu kadar aynı zamanda bir süreçtir de. Yani nesnel koşulların oluşmuş olması bir devrimin hemen, o anda gerçekleşeceği anlamına gelmediği gibi devrimin öznel koşullarının da oluşmuş olması tek başına bir devrimi gerçekleştirmeye yetmez. Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir ve hem nesnel hem de öznel koşulların oluştuğu durumlar belki de yıllarca sürebilecek bir devrim süreci başlatır. Bu süreçte izlenecek siyasal hat, taktik manevralar, gösterilecek irade son kertede bu süreci uzatacak ya da kısaltacak veya mümkün kılacak ya da ihtimalleri ortadan kaldıracaktır. Dolayısıyla Türkiye sosyalist hareketi için henüz çok başında bulunulan bir durumun devrim sürecine evrilebilmesi için gereken öznel koşulun eksik olduğunu söyleyebiliriz. Öznel koşul, sınıf bilinçli kitle ve öncülükten oluşur. Sınıf bilinçli kitle, sınıf bilincinin kitlelere öncü tarafından taşınmasıyla oluştuğu için öncülük, sınıf bilinçli kitleyi önceler.

Türkiye’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla başlayıp Gezi İsyanı’nı takip eden birkaç yılı da içine alacak süreçte kimi sol/sosyalist örgütleri de etkileyen yaygın bir söylem olarak “temsil karşıtlığı” dolaşımdaydı. Ancak Gezi’de ortaya çıkan devrimci sınıfsal dinamiklerin siyasal bir ifadeye bürünemeyerek sönümlenmesi, kurucu bir biçime bürünememesi ve çoğunlukla romantikleştirilerek anlatılanın aksine açık bir yenilgiyle sonuçlanması, kitlelerin çıkarlarının siyasal olarak temsil edilmesini sağlayan, bu çıkarları önceleyen ve kitleleri ileri taşıyıp onu değiştiren öncülüğün, yani siyasal temsiliyetin gerekliliğini ortaya çıkardı. Şu anda da aynı gerekliliğin doğum sancılarını yaşıyoruz. Bu eksiklik, sosyalizm mücadelesinin asli unsurları olan emekçilere, ezilen halklara, baskı altındaki gruplara dokunamama, onların taleplerini ve çıkarlarını temsil edemiyor olma, dertlerine çözüm olmaya yönelik güveni tesis etmede kullanılacak söylemi de siyaseti de pratiği de üretemiyor olma biçiminde karşımıza çıkıyor. Farazi iddialardan bağımsız olarak sosyalist hareket içerisinde bu görevi yerine getirebilmiş bir örgüt ya da parti bulunmuyor. Bunun sebeplerini toplumsal ve örgütsel olarak ele alabiliriz.

Toplumsal sebep, yine giderilmesinin sorumluluğu sosyalistlere düşen ideolojik hegemonya sorunudur. Sınıfın ideolojik bağlılıkları, mevcut durumda kendi sınıfsal çıkarlarına karşıttır. Siyasal İslam, ülkücülük, ulusalcılık ya da liberalizm olsun, sınıfın üyeleri büyük oranda kendi sınıfsal çıkarlarının karşısında yer alan ideolojilerin etkisi altındadır.Bu sorunun karşısında önerilen çözümler de ağırlıklı olarak kitlelerin arzularını doğru analiz edip buna uygun hareket etme yönündedir ki bu durum, kitlelerin onun kendi sınıfsal çıkarlarına uydurulması ile değil örgütlerin kitlelerin mevcut durumuna uydurulmasıyla ve dolayısıyla kitle kuyrukçuluğuyla sonuçlanır; Toplumu dönüştürmek için yola çıkan örgütler, toplum tarafından şekillendirilir, tavırlarını kitlelerin mevcut beklentilerine göre belirler ve böylece egemen toplumsal ilişkileri yeniden üretir hale gelirler. Böylesi bir durumda amaçlanan hedeften uzaklaşıldığı gibi başarılı olunsa bile en fazla bir seçim kazanabilmiş popülist sol partilerin akıbetine uğranacaktır.

Halbuki devrimci sosyalistlerin odaklanması gereken yer, sosyalist ideolojinin hegemonyasını kurmaktır. Öncünün görevi, kendi siyasal hattını toplumun arzuları doğrultusunda şekillendirmek değil, toplumu sosyalist ideolojiyi egemen kılacak biçimde dönüştürmektir. Dolayısıyla sosyalistlerin görevi, öncelikle toplumda sosyalist hegemonya için sosyalist ideolojinin benimsenip yaygınlaşmasını sağlamak olmalıdır. Bunun için sosyalist argümanların toplumda meşruiyet kazanması için gerekli fikri mücadeleyi yürütülmelidir. Burjuva ideolojisinin savlarıyla her durumda mücadele etmeli, onların maskelediklerini ifşa etmelidir. Bu doğrultuda Marksist felsefeyi bir silah olarak kullanmalıdır. Nitekim felsefe, kuramsal alandaki sınıf mücadelesidir. İşte ancak Lenin’in sınıfa bilinç taşıma olarak adlandırdığı böylesi bir faaliyet kitlelerin ve sınıfın siyasal temsiliyetle buluşmasını mümkün kılar. Kitleselleşme, kitleler içinde örgütlenme de bu sürece içkindir.

Öznel koşullardan ikincisi olan öncülüğün kuruluşu, ancak işçi sınıfının çıkarlarını, bir iktidar iddiasıyla siyasal bilince taşıyacak siyasal perspektifle mümkündür. Bu perspektif ne yatay, otonom, merkezsiz bir örgütlenmeyi ne de öncülüğü olmayan kolektif bir halk hareketini öngörür. Aksine, somut güce ancak sınıfa dayanarak genişleyen bir hareketle ulaşır. Bu genişleme, ancak sınıf siyasetinin bütün kurtuluş mücadelelerini birbirine bağlayan birleştirici güç haline gelmesiyle mümkündür.Öncülük, ancak somut durumda kitlelerin ihtiyaç duyduğu gerçek çözüme yönelik stratejik hattın belirlenmesi, benimsenmesi, temsil edilmesi ve her aşamada pratiğe geçirilmesi ile kendini mümkün kılar. Gerek küresel gerekse yerel dengeleri göz önünde bulundurduğumuzda öncülüğün stratejik hattının sacayaklarını şu şekilde ifade edebiliriz:

  1. Sınıf siyasetini bütün kurtuluş mücadelelerini birbirine bağlayan birleştirici güç haline getirmek, sınıfı örgütlemek ve kitleselleşmek,
  2. Anti-şovenizmi temel ilke olarak özümseyerek hareket etmek, her durumda şovenizmin karşısında durmak,
  3. Burjuva yasalcılık sınırları içinde hareket etme eğilimlerine karşı militan devrimci mücadeleyi yükseltmek.

Mevcut durumda sosyalist mücadelenin başarıya ulaşabilme koşulu olan bu üç madde, şüphesiz bir öncünün de temel ilkeleri olacaktır. Aksi halde öncülük sacayağı tüm iyi niyet ve çabalara rağmen ayakta duramayacaktır.

Kısaca yapılan bu tespitler ışığında şu sonuçlara varılabilir:

  • Bir devrim sürecine girebilmek için gerekli devrimci durum halihazırda oluşmuştur. Dolayısıyla bir devrimin nesnel koşulları vardır.
  • Devrim sürecine girebilmek için gerekli olan öznel koşullar oluşmamıştır. Sınıf bilinçli kitlelerin ve öncülüğün eksikliği yaşanmaktadır.
  • Krizin etkisiyle ortak noktaları giderek artan işçi sınıfı içinde sınıf bilincini daha hızlı ve kitlesel biçimde uyandırmanın olanakları artmış durumdadır.

Gerek genel gerekse güncel koşullarda bir siyasi hareketin stratejisinin ve taktiklerinin bu çerçevede değerlendirilmesi önemlidir.

Dipnotlar

[1] Çukurova, C. (17 Mayıs 2022). Sınıf, sınıf mücadelesi, Komünizm ve olanaklar – I. Umut Gazetesi. https://umutgazetesi40.org/arsivler/77496

[2] Çukurova, C. (23 Mayıs 2022). Sınıf, sınıf mücadelesi, Komünizm ve olanaklar – II. Umut Gazetesi. https://umutgazetesi40.org/arsivler/77768

[3]Lenin, TheCollapse of the Second International in Collected Works, vol. 21, pp. 213-214, fromhttps://www.marxists.org/archive/lenin/works/1915/csi/ii.htm#v21pp74h-212

[4]Buna ek olarak iddia edilebilecek bir nesnel koşul ise üretici güçlerin yeterince gelişip gelişmediğidir. 300 yıllık tarihi içerisinde kapitalizm, sosyalist toplumu mümkün kılacak üretici güçleri çoktan geliştirmiştir ve bu koşul artık verili alınmaktadır.

Paylaşın