Umut Yazıları

Sınıf, sınıf mücadelesi, Komünizm ve olanaklar – II – Can Çukurova

Kapitalizmin ve onun en üst aşaması olan emperyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu çağımızda kapitalist cehennemin antitezi olan sınıf siyasetinin sosyalist mücadeledeki merkezi rolünün vurgulanması, devrimci sosyalistlerin önündeki en yakıcı görev olarak durmaktadır. Üstelik ülkemizde ve dünyada işçi sınıfının devrimci damarını bağıra bağıra hatırlattığı konjonktürde bu görev daha da acil bir konumdadır. Üç yazıdan oluşacak bu dizide temel olarak sınıf, sınıf mücadelesi, komünizm ve sosyalist mücadelede olanaklara odaklanacaktık. İlk yazıda “sınıf nedir?” sorusu ele alınmıştı [1]. Bu yazının merkezinde “neden komünizm ve neden işçi sınıfı?” sorusu yer alacaktır. Son yazıda ise mevcut konjonktürde “sınıfın yapısı, güncel durum ve sınıf mücadelesinin yönelimi” konusu ele alınacaktır.

Neden komünizm ve neden işçi sınıfı?

Tarihte sömürü ilişkilerini, ezen ve ezilen sınıf ilişkilerini, hatta devletin kökeninde (üretim araçları ve kaynaklar üzerindeki) özel mülkiyet sorununun olduğunu kabaca gördük. Tarihte bu sorunların çözümü için mücadele etmiş olanların amacı ise özel mülkiyeti ortadan kaldırarak komünist bir toplumu kurmaktır. Komünizm, Marx ile birlikte doğmuş olan bir görüş değildir. Antikçağda da köleliğe karşı durmuş ve özel mülkiyetle birlikte köleliğin kaldırılıp komünal mülkiyetin kurulmasını savunan filozoflar olduğu gibi orta çağda da özellikle Hristiyanlık içerisinde dünya krallıklarının yıkılıp özel mülkiyetin ortadan kaldırılması için mücadele edenler olmuştur. Anadolu ve doğu toplumları da bu fikriyattan azade değildir. Kapitalist üretim tarzı içinse bunun koşulu ancak kapitalist özel mülkiyetin, üretim araçları üzerinde kapitalistlerin sahip olduğu özel mülkiyetin ve mülksüz işçileri ifade eden ücretli emeğin ortadan kaldırılmasıdır. Her üretim tarzının çelişkileri ve ortadan kalkma koşulları birbirinden farklıdır. Kapitalizmin ortadan kalkma koşulları ise en net ve kapsamlı biçimde Marx ve Marksizm tarafından ortaya konulmuştur.

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasının bir önkoşul olduğu komünist toplum, Marx’ın Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde, Lenin’in ise Devlet ve Devrim’de açık ve net bir biçimde ortaya koyduğu gibi bir alt aşama ve bir üst aşamadan oluşur. Biz bu aşamalara genelde sırasıyla “sosyalizm” ve “komünizm” diyoruz. Hem Marx hem de Lenin komünizmin alt aşamasından (sosyalizm) üst aşamasına (komünizm) geçişte radikal bir kırılma değil kendiliğinden bir geçiş, geçişte bir süreklilik öngörür. Yani sosyalist toplumda mevcut yapılar öyle bir düzenlenir ki normal işleyişi içerisinde bu alt aşama üst aşamaya doğru ilerleme eğilimi gösterir. Bu iki aşamaya ayrılmış süreç, araç ve amaç, kafa ve kol emeği, birey ve toplum arasındaki çelişkilerin aşıldığı, devletin sönümlendiği tek bir süreç olacaktır. Sosyalizmde yani alt aşamada, komünizmden yani üst aşamadan farklı olarak aslında “devlet olmayan bir devlet” örgütlenmesi öngörülür. Tekrar etmek gerekirse, bu öyle bir devlet örgütlenmesidir ki bu örgütlenmenin kendisinin kurgulanışı devletin sönümlenmesine hizmet eder. Burada bahsedilen devlet örgütlenmesinin bir diğer ismi “proletarya diktatörlüğü”dür.

Günümüzde birçok toplumsal hareket, kapitalizmin doğa, toplum, toplumsal ilişkiler, psikoloji, erdemler, insan onuru, vb. üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyor, bunlardan yakınıyor ve bunlara karşı mücadele ediyor. Bu mücadelelerin gerek söylem gerek pratik düzeyde olsun anti-kapitalist bir karaktere sahip oldukları söylenebilir. Ancak bu mücadelelerin genelde sosyalist bir kuruculuk içermediği de bir gerçek. Bertell Ollman bu mücadelelerin muzdarip olduğu eksikliği şu biçimde ifade eder:

“Peki ama sosyalizm anlayışının eşlik etmediği bir eleştirel kapitalizm analizi neye benzer? Böyle bir analiz kapitalizmin nasıl işlediğini tarif eder, kimin, ne kadar ‘kafasının ezildiğini’ gösterir, bunu ahlaki açıdan mahkûm eder, elde daha iyi bir şey olmadığı düşüncesiyle reformist çözümler öne sürer ve bu çözümlerin artık işlemediğini anladığında da umutsuzluğa ve kinizme sürüklenir.”

Dolayısıyla sosyalizm, kapitalizmin yıkıcı ve kurucu tek “anti”sidir. Sosyalizm mücadelesinde ise Marksizm, öncü sınıfın işçi sınıfı olduğunu, kapitalizm sonrası kurulacak olan yeni toplumsal biçimin de proletarya diktatörlüğü olduğunu açıkça ilan eder. Pekiyi neden proletarya, neden işçi sınıfı? (“İşçi sınıfı”ndan yalnızca mavi yakalı sanayi proletaryasının anlaşılamayacağı bir önceki yazıda ortaya konulmuştu.)

Mesele eğer kapitalizmi aşmak ise kapitalizmin ne olduğunu hatırlamamız gerekir. Kapitalizm, üretim araçlarından uzaklaştırılmış ve emek-gücünden başka satacak bir şeyi olmayan sınıfın emeğinin sömürülmesine, daha net bir ifadeyle ücretli emekçilerden artığın artı-değer biçiminde çekilmesine dayanan üretim tarzıdır. Artı-değer biçiminde çekilen fazla, sermayeye dönüştürülerek tekrar üretime sokulur. Böylece kapitalist üretim tarzı, üretim ve sömürüyü süreklileştirilerek ve yoğunlaştırarak her seferinde kendini yeniden üretmiş olur.

Kapitalizmde temel sınıflar olarak üretim araçlarına sahip olmayan proletarya ve üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan burjuvazi bulunur. Kapitalist üretim tarzının her koşulda doğrudan zarara uğrattığı ve aynı zamanda onun zorunlu koşulu olan yegâne sınıf olarak karşımıza proletarya çıkar. Çünkü,

“İşçi ne kadar çok zenginlik üretir, üretimi erk ve hacim bakımından ne kadar artarsa, o kadar yoksul duruma gelir. Ne kadar çok meta üretirse, o kadar ucuz bir meta olur. İnsanların dünyasının değersizleşmesi, nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar.”

Dolayısıyla çıkarları doğrudan doğruya kapitalizmin ortadan kaldırılmasında yatan tek sınıf proletaryadır. Kapitalizmin eğilimi sermaye artışı olduğu müddetçe herhangi bir reform, işçi sınıfına dayatılan sömürüyü ve zoraki emek koşullarını ortadan kaldırmaz. Marx ve Engels, bu iki sınıf arasındaki karşıtlığı sınıf mücadelesi olarak tanımlar. Sınıf mücadeleleri, modern topluma ve kapitalizme özgü değildir. Karşıt sınıf ilişkilerinin olduğu, ezen ve ezilenin sürekli karşı karşıya geldiği üretim tarzlarının karakterini antagonist sınıflar belirler. Öyle ki,

“Özgür yurttaş ile köle, patrisien ile pleb, baron ile serf, lonca ustası ile kalfa, sözün kısası ezen ile ezilen sürekli karşı karşıya gelmişler, her seferinde ya toplumun tümüyle devrimci bir dönüşüme uğramasıyla ya da çatışan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanan, kimi zaman gizliden gizliye, kimi zaman açıktan açığa, ama dur durak bilmeyen bir mücadele içinde olmuşlardır.”

Kapitalizmin yıkılmasına yönelik mücadelede öncülük rolü proletaryadan başka bir sınıfa ait değildir. Engels Alman Köylü Savaşı’nda diğer sınıfların bir toplumsal dönüşümdeki rollerini ele alır ve şu tespiti yapar:

“Küçük burjuvalara, zanaatçılara ve esnafa gelince, bunlar hep aynı kalacaktır. Büyük burjuvazinin düzeyine yükselmeyi umut eder, proletaryanın saflarına düşürülmekten çekinirler. Korku ile umut arasında kalarak, mücadele sırasında değerli postlarını kurtaracak ve mücadeleden sonra kazananlara katılacaklardır. Doğaları budur.”

Benzer biçimde diğer kitle mücadeleleri, demokratik hak mücadeleleri de sosyalist bir amaca yönelik olmadıkları müddetçe ve böylece mücadelelerde işçi sınıfı öncülük etmediği müddetçe kapitalizmin temellerini sarsamazlar. Ellen Meiksins Wood, bu konuda şu tespiti yapar:

“Sınıf politikası, bütün kurtuluş mücadelelerini birbirine bağlayan birleştirici güç haline gelmedikçe, ‘yeni toplumsal hareketler’, var olan toplumsal düzenin sınırlarında dolanıp durmaktan öteye geçemezler; en çok dönemsel ve anlık popüler destek gösterileri üretebilirler, insanın kurtuluşuna ve ‘evrensel insan değerleri’nin gerçekleştirilmesine karşı tüm savunmaları ile kapitalist düzene hiç dokunamazlar.”

İşçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcısı olmasının teorik temelleri bu biçimde açıklanabilir. Ancak istatistik biliminin alanına giren bir araştırma da bunun pratik karşılığını gözler önüne serer. Ekim 2019’da The Washington Post’ta yayınlanan bir araştırma [2], geçtiğimiz 100 yılda 150 ülkede meydana gelen protestoları inceler ve bazı bulgular sunar. Araştırmanın sonucuna göre kitle gösterilerinin başarısı, protestoyu kimin yaptığına dayanmaktadır. En güçlü bulguysa şu şekilde ifade ediliyor: Çalışmadaki en güçlü bulgu, sanayi işçilerinin egemen olduğu protesto hareketlerinin demokrasiyi getirmede diğer tüm protestolardan daha başarılı olmasıdır. Sanayi işçisi protestoları, herhangi bir kitlesel protestoya dönüşmedikleri durumlarda bile açıkça daha başarılı oluyor. Kentli orta sınıf hareketlerinin demokratikleşmeyle ilişkili olduğuna dair bazı kanıtlar var, ancak bu, sanayi işçilerinin önemine ilişkin kanıtlardan daha zayıf. [3]

Tüm bu çerçeve, kapitalizmin bir özgürlüksüzlük ve yabancılaşma rejimi, kapitalist devletin ise kapitalist sınıfın bir diktatörlüğü olduğu kabul edildiğinde, özgürleşmede sınıf siyasetinin önemi ve sınıftan kaçışın kaçınılmaz başarısızlığı ortaya çıkar.

Dipnotlar
[1] Çukurova, C. (17 Mayıs 2022). Sınıf, sınıf mücadelesi, Komünizm ve olanaklar – I. Umut Gazetesi. https://umutgazetesi40.org/arsivler/77496
[2] Dahlum, S., Knutsen, C. H., & Wig, T. (2019, October 24). Analysis | We checked 100 years of protests in 150 countries. Here’s what we learned about the working class and democracy. The Washington Post. Retrieved March 25, 2022, from https://www.washingtonpost.com/politics/2019/10/24/we-checked-years-protests-countries-heres-what-we-learned-about-working-class-democracy/
[3] İlgili çalışmada değinilmiyor ancak sanayi proletaryasının sınıfın diğer kesimlerine nazaran göreli stratejik önemine ilişkin iktisadi gerekçeleri ayrı bir yazıda ele alacağım.

Paylaşın