Umut Yazıları

Sınıf, sınıf mücadelesi, Komünizm ve olanaklar – I – Can Çukurova

Kapitalizmin ve onun en üst aşaması olan emperyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu çağımızda kapitalist cehennemin antitezi olan sınıf siyasetinin sosyalist mücadeledeki merkezi rolünün vurgulanması, devrimci sosyalistlerin önündeki en yakıcı görev olarak durmaktadır. Üstelik ülkemizde ve dünyada işçi sınıfının devrimci damarını bağıra bağıra hatırlattığı konjonktürde bu görev daha da acil bir konumda durmaktadır. Üç yazıdan oluşacak bu dizide temel olarak sınıf, sınıf mücadelesi, komünizm ve sosyalist mücadelede olanaklara odaklanacağım. İlk yazıda “sınıf nedir?” sorusu ele alınacakken ikinci yazının merkezinde “neden komünizm ve neden işçi sınıfı?” sorusu yer alacaktır. Son yazıda ise mevcut konjonktürde “sınıfın yapısı, güncel durum ve sınıf mücadelesinin yönelimi” konusu ele alınacaktır.

Sınıf nedir?

Ne Marx ne de Engels çalışmalarında sarih bir sınıf tanımı vermişlerdir. Sınıfın tanımlanmasına yönelik en ciddi girişimin Kapital’in 3. cildinin sonuna doğru “Sınıflar” başlığı altında yapıldığını görürüz . Ancak bu konuya ilişkin yazılan tek bir sayfa el yazması bir anda kesilir. Burada Marx, sınıf kavramına ilişkin bazı soruşturmalar yapar ve net bir biçimde kapitalist üretim tarzına yaslanan modern toplumun üç büyük sınıftan oluştuğunu belirtir. Bunlar, gelir kaynakları sırasıyla ücret, kâr ve toprak rantı olan salt emek gücü sahipleri, sermaye sahipleri ve toprak sahipleridir: “Yani ücretli emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri” . Yine Marx’ın ifade ettiği gibi modern toplumun en gelişmiş hali olan İngiltere’de bile sınıflar arasındaki ayrım çizgilerini net olarak göremeyiz. Sınıflar arasında ara basamaklar, geçiş basamakları vardır ve bunlar sınır çizgilerini her yerde perdeler . Ancak kapitalist üretimin eğilimi, geniş kitleleri artı-değer sömürü kaynağı haline getirmek üzere kitlesel olarak proleterleştirmek ve böylece bu ayrımları netleştirmektir.
Sınıflar arasındaki sınırların bulanıklığını aşmak ancak soyutlamanın uygun bir biçimde üretim tarzına uygulanmasıyla mümkündür. Aksi takdirde her bir meslek grubu kendi başına bir sınıf belirtirdi: “Örneğin doktorlar ve memurlar da iki sınıf oluştururdu, çünkü bunlar, her birinin üyelerinin gelirleri aynı kaynaktan gelen iki farklı toplumsal gruba aittir.” Benzer biçimde kapitalistler ve toprak sahipleri de sayısız farklı gruba bölünebilirdi. Ancak Marx, aynı bölümün başında insanları aynı sınıfa dahil eden kriterin gelirlerin ve gelir kaynaklarının aynılığı olduğunu belirtir. Soyutlama önemini burada gözler önüne serer.

Amacımız kapitalist üretim tarzını analiz etmek olduğundan soyutlamamızı da üretim tarzları bağlamında yaparız. Üretim tarzları, temelde üretim ilişkilerinin bütünlüğünün bir ifadesi olsa da bunun altında üretim ilişkilerini temellendiren mülkiyet ilişkileri yer alır. Tarih, farklı mülkiyet ilişkilerine tekabül eden farklı üretim ilişkilerinin bir kompozisyonudur. Batı Avrupa tarihine baktığımızda ilkel komünal toplumdan sonra köleci ve feodal toplumun, ardından da kapitalist toplumun geldiğini görürüz. Kuzey Avrupa’da ilkel komünal toplumdan sonra Germenik üretim tarzının geldiğini, Roma’nın ilk dönemlerinde antik üretim tarzının egemen olduğunu, Doğu toplumlarında ise ilkel komünal toplumla kapitalizm arasında yalnızca Asyatik üretim tarzının bulunduğunu görürüz. Tüm bu farklı üretim tarzları, farklı mülkiyet ilişkilerinin örgütlediği üretim ilişkilerinin bir ifadesidir.

İşte tüm bu üretim tarzlarında, insanların hayatlarını devam ettirmeleri, bir gelir kaynağına sahip olmalarını gerektirir. Burada özel mülkiyet ayırt edici bir nitelik olarak karşımıza çıkar. Çünkü özel mülkiyetin varlığı, ortak mülkiyete karşıt olarak, bir devletin varlığıyla birlikte karşıt sınıfların oluşumunu beraberinde getirir. Karşıt sınıflar arasındaki ilişkinin temel niteliği ise emek sömürüsüdür. İşte bir biçimde özel mülkiyete, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olmak, özel mülkiyete sahip olanların geçimlerinin özel mülkiyete sahip olmayanlar tarafından sağlanmasının yolunu açmıştır. Kendi yaşamlarını sürdürmek için gerekli üretim araçlarına, alet-edevata, toprağa sahip olmayanlar, hayatlarını sürdürmek için üretimlerinin sonucu olan ürünün bir kısmını, üretim faaliyetinde bulunmayan mülk sahibi sınıfa vermek zorunda kalmışlardır (daha doğrusu bu artık onlardan zorla alınır/koparılır). Bu artık aktarımı, kimi zaman kölelikte görüldüğü gibi açık zor yoluyla, kimi zamansa kapitalizmde görüldüğü gibi örtük bir zorla sağlanmıştır. Her durumda ezilen ve sömürülen grubun özgürlüksüzlüğüne dayanan bu toplumların tarihi işte bu nedenle Marx ve Engels tarafından Komünist Manifesto’da “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak tanımlanmıştır .

Bu çerçevede Marx ve Engels’in sınıf tanımlarının temelde üretim tarzlarına ve bu üretim tarzını oluşturan uzlaşmaz sınıf çelişkilerine (antagonist sınıf ilişkilerine) odaklandığı, ama ara katmanları ve üretim tarzı içinde bulunan diğer sınıfları (köylüler, küçük üreticiler, aristokratlar, ruhban sınıfı, vb.) göz ardı etmedikleri görülür. Sınıf kavramı, temelde, Kapital’in 3. cildinde belirtildiği gibi gelir kaynaklarına, soyutlamanın kapsamı ise üretim tarzına göre belirlenmiştir. Dolayısıyla, kapitalist üretim tarzını bu çerçevede analiz ettiğimizde gelir kaynakları ve mülkiyet ilişkilerine bakmamız gerekir. Örneğin, Marx’ın belirttiği gibi, toprak sahipliği, doğrudan artı-değer sömürüsüne dayanmayan, ancak toprak sahibinin özel mülkiyetinde bulunan toprağı köylüye ya da kapitalist çiftçiye kiralamasıyla elde ettiği rant gelirine dayanır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olan kapitalist ise doğrudan artı-değer sömürüsü yoluyla artığı, ücretli emekçiden çeker. Marx’ın burada değinmediği küçük burjuvazi ise hem üretim araçlarının mülkiyetine sahiptir hem de büyük burjuvaziden farklı olarak üretime kendi emeğini katar. Proletarya ise tüm bu gruplardan farklı olarak kendi yaşamını sürdürmesi için gerekli olan her türlü üretim aracından (makine, toprak, alet-edevat) uzaklaşmış, üretim aracı mülksüzü bir gruptur. Açık bir biçimde geliri ancak kendi emek-gücünü piyasada kapitaliste ücret karşılığında satmasından gelir. Yani hayatta kalmak için emek-gücünü piyasada ücret karşılığında satmak dışında bir çaresi olmayan bu gruba işçi sınıfı, proletarya ya da ücretli emekçiler sınıfı diyoruz.

Dolayısıyla bir sınıfı belirleyen şey, esasen onun üretim ilişkileri içerisinde işgal ettiği konum olarak karşımıza çıkar. Üretim ilişkileri ise sürekli değişen, belirsiz, amorf yapılar değildirler. Kapitalist üretim tarzı, işçi sınıfının artık-emeğinin var olan kurumların (devlet dâhil) desteğiyle sürekli olarak sömürülmesi ve sermayeye dönüştürülmesi, burjuvazininse oluşan bu sermayeyi, onu daha da arttırmak amacıyla tekrar emek sömürüsü için üretime sokması şeklinde işleyen mekanizmadır, katılaşmış ilişkiler bütünüdür. Dolayısıyla günümüzde sıkça karşımıza çıkan, “proletaryanın yerini almış olan yeni tehlikeli sınıf: prekarya” gibi ifadelerin bu çerçevede herhangi bir geçerliliği yoktur. Zira, prekaryanın mülkiyet ve üretim ilişkileri içindeki konumu proletarya tarafından kapsanır ve prekaryanın ayırt edici özelliği olarak ileri sürülen güvencesizlik bir sınıf oluşumuna sebep olmaz.[1]

Sınıflar konusundaki bir diğer yaklaşım ise sınıfların üretim ilişkileri içinde değil, tüketim ilişkileri içinde belirlendiğidir. Weberci bu görüşe göre sınıfları belirleyen bireylerin üretim ilişkileri içinde işgal ettikleri yer değil, piyasa olanaklarına erişim kapasiteleridir. Bu görüşe göre benzer tüketim alışkanlıkları bir sınıfın üyeleri arasında ortaktır. Bu görüşte sömürü ilişkileri ve sınıf mücadeleleri dışlanır. Sömürülüp sömürülmüyor olmalarından bağımsız olarak bireyler, aynı sınıfa dâhil olabilir. Önemli olan, gelirleri ve piyasaya erişim olanaklarıdır. Ancak bu görüş, bize kapitalizmi analiz etmede ve onu eleştirmede uygun araçları sağlayamaz. Kapitalizm, diğer üretim tarzlarında olduğu gibi bir grubun bir diğer grubun emeğini sömürmesine dayanır ve salt piyasaya erişim olanaklarına dayanan bir bakış açısı tüm bu sömürü ilişkilerinin, sermayenin birikiminin ve krizlerinin, krizleri aşmaya yönelik emperyalist işgallerin üzerini örter.
Bazı argümanlar ise sınıfları tanımlarken her bir sınıfın üyelerinin ortak bir kültüre sahip olduğunu ve bu ortak kültürün sınıf oluşumu için bir önkoşul olduğunu savunur. Ancak bu görüş bize bir üretim tarzının onun devamını sağlayan sınıflarla ilişkisi konusunda çok da doğru bilgiler sunmaz. Örneğin, geniş bir coğrafyada yer alan farklı işçi grupları ortak bir kültüre sahip olmayabilirler. Ya da benzer bir biçimde bazı işçi grupları diğerlerinden daha farklı ücretlerle çalışıyor olabilir, bu nedenle farklı semtlerde oturup farklı tüketim alışkanlıklarına sahip olabilirler. Bu ayrımlar farklı ırklar arasında da olabilir. Bir ırka dâhil olan işçi grubu diğer bir ırka dâhil olan işçi grubundan daha iyi olanaklara sahip olabilir ve işçi grupları arasında ırksal bir hiyerarşi kurulmuş olabilir. Bunların tamamı işçi grupları arasında farklı kültürlere tâbi olma sonucunu doğuracaktır. Ancak son kertede üretim tarzına ve zenginliğin oluşumuna baktığımızda farklı kültürlere sahip olsalar bile tüm bu işçi gruplarını ortak kesen özellik, emeklerinin sömürülüyor ve bu sömürünün karşıt bir sınıfın elinde sermayeye dönüşüyor olduğu gerçeğidir.

Diğer yandan, bir sınıfı meydana getirme olgusunun ancak o sınıfa ait olma bilinciyle mümkün olabileceği de iddia edilebilir. E.P. Thompson gibi Marksizme katkısı yadsınamayacak bir teorisyen de bu görüştedir. Bu görüşe göre işçiler, kendi kimliklerinin, kendi çıkarlarının, hangi sınıfa karşıt olduklarının bilincinde değillerse ve sınıf olarak örgütlenmemişlerse bir sınıf oluşturmazlar. Ne yazık ki bu görüş, sınıf ilişkilerini nesnel koşullar üzerine oturtup mülkiyet ve üretim ilişkileri üzerinden bir analiz yapmak yerine sınıf oluşumunu irade ve bilinç düzeyinde kuran aşırı öznelci bir sapma halidir. Halbuki üretim ilişkileri içinde konumlanma sınıf bilincini önceler, ondan önce gelir. Kölelerin sınıf bilincine sahip olmamaları, hatta durumlarından oldukça memnun olmaları onların köle sahipleri sınıfı tarafından sömürülüyor oldukları gerçeğini değiştirmediği gibi bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki egemenliği dolayısıyla zenginleşiyor, bu süreci siyasetten dine, eğitimden kültüre kadar kurumsallaştırarak egemenlik alanını sağlamlaştırıyor ve üretim tarzının yeniden üretimini süreklileştirerek sömürü ilişkisini mutlaklaştırıyor olduğu gerçeğini de değiştirmez. (Hatta şu anda olduğu gibi bu bahsedilen sömürü ilişkilerini idrak edebilmemizi sağlayan şey de Thompson’ınki gibi bir sınıf kavramı değil, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dayanan sınıf kavramımızdır.)

Marx içinse esas olan, görüldüğü gibi üretim ilişkileri içindeki konumdur. Sınıf, üretim ilişkileri içindeki konumla, dolayısıyla mülkiyet ilişkileriyle belirlenmiştir. Var olan üretim tarzının sürekliliği, kendini yeniden üretmesi bu temele dayanır. Marx bu tür bir sınıfa “kendinde sınıf” adını verir. Yani sınıf nesnel koşullar içerisinde oluşmuştur. Ne zaman ki sınıf, sınıf çıkarlarının farkına varır, örgütlenir, işte o zaman sınıf bilincine sahiptir ve “kendi için sınıf” olur. Bu doğrultuda, bir sınıfın üyeleri sınıf bilincine sahip olsun ya da olmasın, nesnel koşullar onun üretim ilişkileri içindeki konumunu belirlemiştir. İşçi sınıfı için bu belirlenim, sömürü ilişkileri içerisinde sermayeye ücretli emek ile bağlı olması, üretim araçlarına sahip olmaması ve geçimi için emek-gücünü satmak zorunda olmasıdır. [2]

Dipnotlar
[1] Ayrıntılı bir analiz için: Çukurova, C. (2021, May 26). “Prekarya”nın “Yeni Sınıf” Olarak Tanımlanması Üzerine. Umut Gazetesi. Retrieved March 25, 2022, from https://umutgazetesi40.org/arsivler/55178
[2] Genelleştirilmemiş ancak geçerli bir durum olarak sermayenin artığa el koyması, emekçinin emeğinin hiçbir kısmının karşılığının ödenmemesi olarak da gerçekleşebilir. Bu durum angarya ve staj gibi süreçlerde karşımıza çıkar.

Paylaşın