Hülya Osmanağaoğlu, Kadın - LGBTİQ+, Umut Yazıları

Feminizm sınıf siyaseti ve ev içi emeği görmek – Hülya Osmanağaoğlu

Erkeklerin zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri vardır[1]

İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekilmesi karşısında feminist hareketin/kadın hareketinin gösterdiği direnç, feminist gece yürüyüşlerinin İstanbul’un sınırlarını çoktan aşarak on binlerce kadınla örgütleniyor olması, doğal olarak kadın işçilerin direnişlerinin ön plana çıktığı şu günlerde feminizm sınıf mücadelesi ilişkisini yeniden gündeme getiriyor. Feministler/kadın hareketi fiilen gücü ve örgütlülüğü ölçüsünde sınıf direnişleriyle dayanışmaya çalışırken tarihsel olarak da feminizm sınıf mücadelesi ilişkisine bakmak anlamlı kuşkusuz.

Birinci dalga feminizm ve oy hakkı

Türkiye’de feminist hareketin yıllardır boşanma, aile cenderesinden ve erkek şiddetinden kurtulma üzerine yaptığı siyaset aslında feminist hareketin tarihsel olarak da hep en önemli başlıklarından biri olageldi. İngiltere’de 1. dalga feminist hareketin mücadelesi ile kadınların 1857’de zina sebebiyle boşanması mümkün hale gelirken 1891’de ise kocaların kadınlara ağır şiddet uygulama hakları olmadığı yönünde mahkeme kararı alınmıştı. Birinci dalga feminist hareketin boşanma, velayet, miras, eğitim ve çalışma hakkı için mücadeleleri oy hakkı mücadelesine bağlandı ve erkek burjuva parlamentolardan kadınların eşit yurttaş sayılmalarını sağlayacak yasaların çıkması için oy hakkı mücadelesi merkeze kondu.[2]

Oy hakkı mücadelesi aslında evlilik içinde kadınların hukuken erkeklerin kölesi sayıldığı burjuva hukukunu kadınlar lehine dönüştürmenin ilk adımıydı. Burjuva devrimlerinin vadettiği eşitlik ve özgürlüğün kadınları içermediğinin ortaya çıkmasıyla başlayan mücadeleydi. Birinci dalga feminist hareket oy hakkı mücadelesini burjuva kapitalist sistem içindeki kadın erkek eşitliği mücadelesinin manivelası olarak ele alıyordu. Dönemin sosyalist önderleri, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Alexandra Kollontay yine dönemin sosyalist (o zamanki adlarıyla sosyal demokrat) partilerinin, kadınların oy hakkını devrim sonrasına erteleme ve erkek işçilerin oy hakkında burjuva liberal partilerle uzlaşma girişimlerini eleştiriyorlardı. Eş zamanlı olarak feminist hareketin oy hakkına kilitlenen mücadelesinin işçi sınıfından kadınların nihai kurtuluşunu sağlamayacağını tespit ederek hareketi, burjuva bir hareket olarak değerlendiriyorlardı.

Söz konusu yılların Avrupa’da işçi sınıfının burjuvaziyi tir tir titrettiği devrimlerin kapıyı çaldığı, 1917’de Rusya’da Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği dönem olduğu düşünüldüğünde sosyalist kadın önderlerin kendilerini feminist hareketten ayrıştırması olağan kabul edilebilir. Ancak, burjuva- kapitalist sistem içinde kadın erkek eşitliğini önemsiz gören sosyalist hareketin ulusların eşitliği konusunda aynı şekilde fikir birliği içinde olmadığını görüyoruz. Lenin Marksizmin Bir Karikatürü’nde uzun uzun ulusal kurtuluş mücadelelerinin ezilen ulusun burjuvazisinin önderliğinde gelişse dahi desteklenmesi ve ayrılma hakkının savunulması gerektiğini anlatır. Yani burjuva kapitalist sistem içinde ulusların eşitliğini savunur.[3] Bu eşitliğin ön şart olduğunu ifade ederken de boşanma hakkına referans verir: “Tam boşanma özgürlüğünü istemeksizin kişi demokrat ve sosyalist olamaz; çünkü böyle bir özgürlüğün yokluğu zaten ezilen cinsin daha da ezilmesinden başka bir şey değildir.”[4] Ekim Devrimi sonrasında Bolşevikler gerçekten de derhal kadınların istedikleri zaman kolayca boşanabilmelerini sağlayan yasal düzenlemeyi yaparlar. 1918’de Birinci Tüm Rusya İşçi Kadınlar Kongresi’nde yaptığı konuşmada Lenin kadınların haklarına ilişkin tüm sınırlamaları kaldırdıklarını açıklarken boşanma yasasını tümüyle değiştirdiklerini de özel olarak vurgular.[5]

Bugün sınıf mücadeleleri tarihini de erkek bir resmi tarih analiziyle okumayı bıraktığımızda birinci dalga feminist hareketin o dönemde “burjuva feminizmi” diye nitelense de temel bir hak olarak, burjuva kapitalist sistemde eşitlenme mücadelesi verdiğini görürüz. Ulusal sorunda kabul gören ulusların eşitliğinin ön şart olması fikrinin kadın erkek eşitliği söz konusu olduğunda neden görmezden gelindiği kuşkusuz bu yazının sınırlarını aşıyor. Ancak, neden ezilen uluslar söz konusu olduğunda meşru görülen burjuva kapitalist sistem içinde yasal tam eşitlik hakkının kadın erkek eşitliği ve feminist siyaset için söz konusu olmadığını kısaca tartışmak mümkün: Dönemin sosyalistlerinin kadınların ezilmişliği analizi çerçevesinde öngördükleri özgürlük paradigması kadınların ücretli emek gücüne katılmasıyla sınırlıydı. Ayrı bir patriyarka/kapitalist patriyarka analizi söz konusu değildi. Sovyet yurttaşı kadınların devrim mücadelesi içinde partiye sendikalara katılıp, işçi sınıfının ve devrimi inşasının parçası olduklarında, ev işlerinin boğuculuğundan ve feodalitenin kalıntısı olduğu varsayılan erkek egemenliğinden kurtulacakları öngörülüyordu. Ancak 1917’de devrimin hemen ardından Rusya’da kadınların kazandığı hakların 1920’lerin ortalarından itibaren bir kısmının geri alındığını bir kısmının da kâğıt üzerinde kaldığını -1926’dan itibaren boşanmanın zorlaştırılması, 1934’te eşcinselliğin 1936’da kürtajın yasaklanması- düşünürsek, bağımsız bir feminist hareketin eksikliğini görmek daha kolay olacaktır.

Burada tartışmaya çalıştığımız Ekim Devrimi sonrasında Sovyetler Birliği’nde mi yoksa kapitalist Batı metropollerinde mi kadınların daha özgür olduğu[6] değil, burjuva -kapitalist sistem sınırları dâhilinde kadın erkek eşitliği için mücadele etmenin tarihsel meşruiyeti, önemi ve kadınlara sağladığı kazanımlar. Ki sosyalist devrimlerin yenildiği Avrupa’da kadınlar oy hakkını feminist mücadeleyle elde ederken örneğin İngiltere’de, 1928’de oy hakkının kazanılmasından sonra 1937’de kadınlar şiddet gerekçesiyle boşanma hakkını elde ediyorlardı. Keza Batı ülkelerinde yıllar içinde kazanılan oy hakkı, miras ve boşanma hakkının ötesinde, kadınların erkeklerden izin almaksızın çalışmalarını, evli kadınların savaş sonrasında işten çıkarılmamasını, üniversite eğitimi konusundaki sınırların kalkmasını sağladı. Kadınların böylece erkek işçi sınıfına ve erkek sendikal örgütlenmelere rağmen işçi sınıfına, kâğıt üzerinde de olsa, eşitlenerek dâhil olmaları mümkün hale geldi. Yine de hâlâ esas/aktif örgütleyicileri işçi, esnaf, küçük burjuva kadınlar olan birinci dalga feminist hareket, işçi sınıfından kadınlara sağladığı muazzam kazanımlar göz ardı edilerek kabaca “burjuva feminizmi” diye adlandırılıyor. Ve fiilen ezilen ulusun burjuvazisiyle birlikte verilmesi öngörülen ulusal kurtuluş mücadelelerinin başına olumsuzlayıcı bir ön ek olarak “burjuva” kavramının eklenmeyişini toplumsal mücadeleler tarihinin erkek yazımı/yorumu olarak değerlendirmek mümkün.

2. dalga feminizm ve ev içi emek

İkinci dalga feminizm patriyarkayı bir sistem olarak analiz ederken maddi temelinin kadınların ev içindeki görünmeyen emeği olduğunu söyler. Marksist feministler ev içi emeğin kapitalist yeniden üretim sürecinde erkeklerin aracılığıyla kadınların karşılıksız emeğine el konularak sermayenin kârlılığını artırdığını söylerken bizzat kapitalist üretim ilişkileri için kadınların ev içi emeğinin vazgeçilmezliğini anlatırlar. Sermayeye karşı mücadelenin önemli bir ayağı olarak ev içi emeğin görünürlüğünü ve kapitalizm için vazgeçilmezliğini göstermek, evdeki kadınları sınıf mücadelesinin parçası kılmak için, ev içi emeğin ücretlendirilmesi kampanyası yaparlar. Hedef ev içi emeği merkeze koyarak ev kadınlarını işçi sınıfı mücadelesine katmaktır.

Genel olarak Marksist feminist ev içi emek analizi sermayenin kadınların ev içindeki emeğine karşılıksız el koymasıyla kapitalizmin kendini yeniden ürettiğini patriyarkanın [ve doğal olarak evdeki erkeklerin] da bunun bir tür aracısı olduğunu ifade ettiği için feminist emek mücadelesinin hedefine kapitalizmi koyma eğilimi taşır. Aslında Marksist feminizm, kadınların ev içinde karşılıksız kalan emeğinin değer ürettiğini ve bunun da kadınların ezilmişliğinin toplumsal örgütlenmesinin temeli olduğunu tespit ediyor olsa da bu ezilmişliği ortadan kaldırmak için kapitalizme karşı mücadeleyi öne çıkarma vurgusu nedeniyle [niyeyse] geleneksel Marksist analizlerin dışında kabul edilmez.[7]

Radikal feminizm ve sosyalist feminizm (ikili sistem kuramı), patriyarkanın kadınların ev içinde erkekler tarafından el konulan karşılıksız emeği temelinde yükselen bir sistem olduğunu söyler. Patriyarkanın aşılması/yıkılması için bu karşılıksız el koyma ilişkisini merkeze koyan bir feminist emek mücadelesini öngörmesi sınıf mücadelesiyle feminizmin çeliştiği ya da feminizmin sınıf körü olduğu iddialarını ortaya çıkarır.

Radikal feminizmin ev içi emeği merkeze alan kuramcılarından Christine Delphy Baş Düşman[8] isimli makalesinde, kadınların ev içinde yaptıkları işlerin patriyarkal üretim tarzının bir sonucu olduğunu söyler ve erkeklerin kendileri için yapılan yemek, yıkanan çamaşır ve hatta büyütülen çocuk için harcanan emeğe karşılıksız el koymasını patriyarkal sömürü olarak tanımlar. İkili sistem kuramı/sosyalist feminizm [özellikle işçi aileleri açısından] patriyarkal üretim tarzı ve patriyarkal sömürü analizlerini tartışmakla birlikte patriyarkanın ev içinde erkeklerce el konulan karşılıksız emek temelinde inşa olduğu konusunda hemfikirdir.

Delphy patriyarkal sömürü ve patriyarkal üretim tarzı analizinde özellikle küçük esnaf ailelerinde ve küçük köylülükte kadınların tarımsal üretimde üstlendikleri role dikkat çeker.  Delphy kadınların esnaf kocaların dükkânlarında ücretsiz çalıştığını, kadınların yerine bir işçi çalıştığında verilecek ücreti kocaların kâr olarak sermayelerine kattığını söyler. Keza küçük köylü tarımında kadınların yine kocalarıyla birlikte tarlada mandırada çalıştığını aynı işi yapacak tarım işçileri gibi ücret almadıklarını ve yine kocaların bu emeğe karşılıksız el koyarak kârlarını ve sermayelerini artırdığını söyler. Hem esnaflıkta hem de küçük köylülükte kapitalist üretim ilişkileri içinde değer üreten kadın emeğine aile ilişkileri içinde karşılıksız el konmasını patriyarkal üretim tarzının bir sonucu olarak tanımlar.  Delphy’nin analizleri fazlasıyla Fransa’ya özgü bulunur ve etnosentrizm eleştirisi yapılır. Delphy’nin kuramını ortaya koyduğu 70’li yıllarda dahi yüzyıldan fazladır İngiltere ve ABD’de tarımın büyük kapitalist işletmelerce yapılıyor olması, küçük esnaf olarak tanımlanabilecek kesimin ise toplumsal/siyasal ilişkiler içinde bir etkinliğinin olmayışı hiç kuşku yok ki etnosentrizm eleştirisinin haklı dayanaklarını oluşturur.

Ancak dönüp de Türkiye’de Delphy’nin analizlerine baktığımızda mahalle bakkallarının neredeyse kaybolduğunu görsek de hâlâ daha her mahallede ve hatta ilçe merkezinde, tekel bayii, tuhafiyeci, kırtasiye, küçük mobilyacı, [adı üstünde] esnaf lokantası, pastane, terzi, çamaşırcı, bijuteri hatta kuyumcu gibi küçük ticari birimlerin olduğunu görüyoruz. Nerdeyse tüm bu dükkânlarda işyeri sahiplerinin eşleri olan kadınların sigortasız güvencesiz olarak bir ömür boyu çalıştığını ve zaten zar zor kendini idare eden bu işyerlerinde Bağ-Kur primlerinin sadece erkekler adına ödenmesi sebebiyle kadınların emeklilik hakkına dahi sahip olamadıklarını biliyoruz. Keza en genel tabirle bağda bahçede tarlada ahırda bir ömür karın tokluğuna çalışan köylü kadınların da ne çalıştıkları süre boyunca elde edilen gelir üzerinde bir tasarruf hakları oluyor ne de ilerleyen yaşlarında emeklilik hakları. Ama biz yine de küçük köylülükte kadınların karşılıksız emeğinin ne tür toplumsal anlamları/sonuçları olduğunu anlamak için Lenin’in 1918’de Tüm Rusya Kadın İşçiler Kongresi’nde söylediklerine bakalım ve feminist analizlerin siyasal karşılığını test edelim: “Kadınların bugüne kadarki durumu ancak kölelikle karşılaştırılabilirdi; kadınlar eve bağlanmıştı ve onları ancak sosyalizm kurtarabilirdi. Tümüyle özgürleşmeleri küçük ölçekli bireysel tarımı, kolektif tarıma ve toprakta kolektif çalışmaya dönüştürebildiğimizde mümkün olacaktır.”[9] Yani Lenin de topraksız köylülere toprak dağıtılmasının yoksul köylü kadınları kurtarmayacağını ancak köylü üretiminde üretim ilişkilerinin değişimi, kadınların toprağın bir uzantısı sayıldığı mülkiyet ilişkilerinin ortadan kalkmasıyla ve tarımda ücretsiz aile işçisi olarak değil kolhoz üyesi bir köylü ve hak sahibi sayılarak var olduklarında özgürleşeceklerini[10] söyler.

Kadınların özellikle esnaf ve küçük köylü tarımında bir ömür ücretsiz aile işçisi olarak gerçek anlamıyla karın tokluğuna çalışmasını ister patriyarkal üretim tarzı ister kapitalist patriyarkanın belirlediği karşılıksız el koyma süreci diye tanımlayalım[11], kadınların emeklerinin bizzat evdeki kocalar tarafından sömürüldüğü gerçeğini ancak feminist bir analizle görmenin mümkün olduğu kesin. Kadınlar tuhafiyeci dükkânında tezgâhtar, tarlada çay toplayan tarım işçisi olarak bir ömür ücretsiz çalışıyorlar diyerek tarihsel bir sistem olarak patriyarkanın kapitalist üretim ilişkileri içinde kendini nasıl yeniden ürettiğine işaret eden feminist analizler Marksist siyasal/toplumsal analizler için yeterince havalı bulunmaz. Oysa çoğu zaman Wallerstein’ın tarihsel kapitalizm analizi ile Rosa Luxemburg’un doğal ekonomileri kapitalizmin nasıl yıktığı tezlerini bilmemek kuramsal cahillikle eş tutulur.

Siyasal ifadesini sosyalist feminizmde bulan ikili sistem kuramının Marksist feminist yaklaşımla radikal feminizmin sentezini yapmaya çalıştığı ileri sürülür. Kadınların ev içindeki emeğine erkekler tarafından karşılıksız el konmasının bir kurucu egemenlik sistemi olarak patriyarkanın maddi temeli olduğunu söyler sosyalist feminizm. Kadınların esas işinin evde eş olarak kocalarına hizmet etmek, çocukları büyütmek olarak görülmesi nedeniyle ücretli emek gücüne katılamadıkları, katıldıklarında ise işçi sınıfının gerçek bileşeni sayılmayıp eve ek gelir getirmek için ev dışında çalıştıkları varsayılarak, düşük ücretli, niteliksiz kabul edilen ev işlerinin uzantısı görülen işlerde/mesleklerde çalışmak zorunda kaldıkları tespit edilir. Bu durum Türkçede karşılığını  “harçlığını çıkarmak için çalışıyor” cümlesinde bulur.  Harçlığını çıkarmak için çalışma cümlesi aslında düşük ücretli güvencesiz işlerde çalışmanın öğrenci gençler ve her yaştan kadınlar için meşrulaştırılmasını ifade eder. Yani ev içinde patriyarka tarafından belirlenen cinsiyete dayalı iş bölümü, ücretli emek gücüne katıldıklarında cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımı olarak zuhur eder.

Kadınların düşük ücretli niteliksiz kabul edilen işlerde çalışması, kadın mesleği haline gelen işlerin ücretlerinin düşmesi, kadınların ücretli emek gücünde yer alma sürelerinin çocuk ve yaşlı bakımı nedeniyle kesintili olması, erkek sendikaların kadınları örgütlemekteki isteksizliği, kadın işçilerin sermaye karşısındaki konumunu belirler. Sermaye hem kadınların ücretli emek gücündeki konumu hem de erkek işçilerin ev içinde kadınların karşılıksız verdiği hizmet ile daha ucuza çalıştırılabilmesi nedeniyle [zaman zaman gerilim yaşasa da] patriyarka ile ittifak yapar. Patriyarka açısından ise kadınların ücretli emek gücünün eğreti bileşeni sayılmaları, tek başlarına hayatlarını idame ettirmeleri önündeki engeller nedeniyle evlilik kurumuna bağlı kalmak zorunda hissetmeleri, kapitalizmle ittifakının temelini oluşturur. Patriyarka ve kapitalizm birbirleriyle etkileşim içerisinde, artık patriyarkal kapitalizm/kapitalist patriyarka olarak kendilerini yeniden üretirler ve örgütlerler. Bu anlamıyla kadın işçilerin sermaye karşısındaki mücadelesinin her daim ev içindeki erkek egemenliğini nasıl aşındıracağını görerek bir feminist emek siyaseti inşa etmek söz konusu olur.[12]

Topyekûn ev içi emeği merkeze alan tüm maddeci feminist analizlerin (Marksist feminist, radikal feminist, sosyalist feminist) ikinci dalga feminist harekete sınıf mücadelesi söz konusu olduğunda verdiği yön, kadınların içinde bulunduğu ücretli-ücretsiz emek kıskacını hedef almak oldu. Marx ve Engels’in 1880’lerde sermaye karşısında sınıf mücadelesini yükseltmek için kadınlar ve erkeklere eşit ücret istemek gerektiği yönündeki önerileri ancak 1970’lerden itibaren ikinci dalga feminizmin mücadelesiyle yasalarda kendine yer bulabildi. Keza işçi sınıfı içerisindeki cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımı nedeniyle sermayenin sahip olduğu çıkarlar da yine ikinci dalga feminist hareketin ev içi emeğe ilişkin analizleri bağlamında politikleştirildi. Kadın meslekleri kabul edilen işlerdeki [örneğin daktiloculuk, stenograflık] düşük ücretlere karşı mücadeleyi bu işlerde çalışılan kadınlara uygulanan cinsel şiddetle mücadele takip etti.

Ağır sanayide beyaz yakalı olarak çalışan kadın işçilerin de sendikaların işkolu örgütlenmesinin parçası olarak kabul edilmesi mücadelesi de keza ev içi emek analizlerinin uzantısı olan cinsiyete dayalı iş ayrımına karşı verilen mücadelenin bir parçasıydı.Bu anlamıyla ikinci dalga feminist hareket bir yandan ev işlerini erkekler yapsın derken diğer yandan ücretli emek gücüne kadınların katılımını artırıyor, ücretli emek gücü içinde sermaye ile mücadele ederken sınıfın erkek yapısını ve cinsiyet körü sendikal hareketin patriyakal yapısını da dönüştürüyordu.  

Patriyarka analiziyle bugüne bakmak

AKP’nin ikinci on yılından itibaren doğrudan kadınların yasal kazanımlarına saldırmaya başlamasıyla öne çıkan başlıklardan biri hep boşanmanın zorlaştırılması oldu. Aile ombudsmanlığı, uzlaşma dayatmaları ve şimdi de nafaka hakkının gasp edilmesi girişimleri bu sürecin hızlanan adımları. Patriyarka AKP aracılığıyla kadınların artık erkek şiddetine boyun eğmeyerek boşanmakta direnmesi karşısında önce İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırdı şimdi de nafaka hakkını gasp ederek kadınları açlık ile erkek şiddetine ölümüne boyun eğmek arasında tercih yapmaya zorluyor. AKP bir yanıyla birinci dalga feminist hareketin bugüne uyarlanan kazanımlarını gasp etmeye çalışıyor aslında.

Kadınlardan evlendikten sonra ev işleri çocuk bakımı gibi nedenlerle ev dışında gelir getirici işlerde çalışmamaları beklenir. Boşandıktan sonra ise çoğu zaman, çocuk bakımını üstlenmeye devam etmeleri, yeterli eğitime ve iş deneyimine sahip olmamaları nedeniyle gelir getirici bir işte çalışma olanağına sahip olamazlar. Yani nafaka kadınların ev işleri ve bakım emeği yükü nedeniyle yıllarca ev dışında gelir sahibi olamamalarının bedelinin sadece küçük bir tazminidir. Zaten çok sınırlı olan nafaka hakkının gasp edilmesi, kadın işsizliğinin yüzde 30’larda olduğu, kadınların sadece yüzde 17’sinin güvenceli tam zamanlı işlerde çalışabildiği, her dört kadından ancak birinin asgari ücrete ve sigortalı çalışma hakkına sahip olduğu[13] bir ülkede, kapitalist patriyarkanın kadın işçi sınıfına yeni bir saldırısı haline gelir. Verili işsizlik koşullarında kadınlar tercihlerini ücretli çalışmakla nafaka almak arasında yapma seçeneğine çoğu zaman zaten sahip değilken zorlandıkları seçim açlıkla erkek şiddetine rağmen boşanmamak arasında olur.

Son dönemde Migros Depo, Farplas, Alpin Çorap ve takip eden çorap fabrikaları direnişlerinde kadın işçilerin kararlılığı kapitalist patriyarkanın temellerinin nasıl sarsılabileceğini gösteriyor. Ancak işçi sınıfından kadınların bu mücadelelerini tetikleyen bu kararlılığın nedenlerine dikkatle bakmak gerekiyor. Türkiye dünyada Çin’den sonra ikinci en büyük çorap tedarikçisi ve bu üretim hacmi tekstilde istihdam edilen kadın emeğinin düşük ücretli güvencesiz çalışma koşullarından bağımsız değerlendirilemez. Kadınların tekstil sektöründe ucuz güvencesiz emek olarak istihdamının temelinde elbette cinsiyete dayalı istihdam politikaları var. Yani kadınların yıllarca çalışmalarına rağmen işçi sınıfının sürekli parçası olarak görülmeyerek yaptıkları işin değersiz kılınması söz konusu; Alpin Çorap’ta işçi direnişini başlatan etkenlerden en önemlisinin de kadınlara erkeklerden daha az zam verilmesi olması bunun ispatı.

Sonuç olarak kapitalist patriyarka kadınlara hayatlarının en önemli başarısı olarak evlenmeyi ideolojik olarak pompalarken, evlendikten sonra esas görevlerinin ev işleri ve çocuk bakmak olduğunu vaaz ediyor, ücretli bir işte çalışmaya başladıklarında sermaye yine esas görevlerinin ev işleri olduğunu söyleyerek düşük ücretli niteliksiz güvencesiz işlerde istihdam ederek daha çok sömürüyor. Kadınlar boşanmak istediklerinde yine kapitalist patriyarkanın mevcut kendini yeniden üretme bağlamı içinde hayatlarını idame ettirecek güvenceli ücretli bir iş bulamıyorlar. Zaten devam eden çocuk ve yaşlı bakımı yükümlülüklerinin kamusal ücretsiz hizmet olarak sağlanmıyor oluşu da en iyi ihtimalle evde parça başı kayıt dışı işlerde ağır sömürü altında çalışmalarını zorunlu kılıyor. Ev dışında güvencesiz örgütsüz koşullarda çalıştıklarında maruz kaldıkları erkek şiddeti/cinsel şiddet de yine evde çalışmaya dönmelerine ya da aile tarafından dönmeye zorlanmalarına neden oluyor. Şimdi de zaten çok sınırlı nafaka hakkı da gasp edilerek kadınları boşanmaktan caydırmak için yendi adımlar atılıyor. Muhtemeldir ki nafaka hakkını gasp etmeyi başarabilirlerse sıra 2001 yılında yeni medeni yasa ile kazanılan evlilik içinde edilen mallarda ortak düzenlemesine gelecek. Yani patriyarkanın ev içindeki ve ücretli emek gücündeki ekonomi politiği her daim erkek şiddeti ve/veya erkek şiddeti tehdidi ile inşa oluyor. Bu nedenle patriyarkayı bir kurucu egemenlik sistemi olarak görüp, ücretli ücretsiz emek kıskacı, kadınların bedenlerinin ve cinselliklerinin denetlenmesi, erkek şiddetinin patriyarkanın kendini korumasında ve yeniden üretmesindeki yeri, heteroseksizmin aile kurumunun maddi ve ideolojik inşasının temeli olduğu görülmediği sürece ne feminist siyaseti ne de cinsiyet körlüğünden azade bir sınıf siyasetini örgütlemek ve sermayeye karşı gerçek kazanımlar elde etmek mümkün olabilir.


[1] Heidi Hartmann- Marksizm’le Feminizmin Mutsuz Evliliği

[2] Sylvia Walby, Patriyarka Kuramı, Dipnot yay, çev. Hülya Osmanağaoğlu, 2015

[3] Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Sol Yayınları, çev. Yurdakul Fincancı sf-92-93 (…Soru ulusal baskı nasıl yok edilecek sorusudur. Ulusal baskı ekonomik devrim olmaksızın yok edilemez. Bu su götürmez bir gerçektir. Ama bununla yetinmek, saçmaya ve rezil emperyalist ekonomizme saplanmaktır. Ulusal eşitliği gerçekleştirmeliyiz; bütün uluslar için eşit haklar ilan etmeli, formüller biçimlemeli ve uygulamalıyız. …Soru şudur: ulusal bir devlet kurma hakkının yadsınması eşitliğin yadsınması demek değil midir? Elbette öyledir. … Bu hak olmaksızın ulusların tam gönüllü uzlaşımı ve kaynaşması sağlanamaz.)

[4] Lenin, a.g.e sf 88

[5] Revolutionary Feminism Communist Interventions, Volume III içinde, V.I. Lenin, Speech at the First All-Russia Congress of Working Women (1918),

[6] Bu konudaki yazı için https://umutgazetesi39.org/arsivler/40215

[7] Marksist feminist analizler için bknz.: Margaret Benston, Selma James, Sylvia Federici, Maria Dalla Costa ve özellikle toplumsal yeniden üretim kuramı için Lise Vogel makaleleri

[8] Kadının Görünmeyen Emeği içinde der. Gülnur Savran- Nesrin Tura, Kardelen yay.

[9] Revolutionary Feminism Communist Interventions, Volume III içinde, V.I. Lenin, Speech at the First All-Russia Congress of Working Women (1918)

[10] Kuşkusuz maddeci feminist bir yaklaşımla burada özgürleşme kavramını kullanırken kadınların toplumsal üretim içindeki konumundan bahsediyoruz ev içinde inşa olan patriyarkanın aşılmasından değil.

[11] Bu tanımı benim gibi sosyalist feministler açısından küçük köylü üretiminin de artık tümüyle kapitalist üretim ilişkilerinin bir uzantısı olarak gerçekleşmesi sebebiyle diye açıklayabiliriz.

[12] Sosyalist feminizme ilişkin temel metinler için bknz. Kadının Görünmeyen Emeği içinde Heidi Hartmann’ın “Marksizm’le Feminzimin Mutsuz Evliliği” makalesi; Iris Young’ın “Mutsuz evliliğin ötesinde: İkili sistem kuramına bir eleştiri” makalesi https://umutgazetesi39.org/arsivler/46159 çev. Cansu Akkılıç; Heidi Hartmann’ın “Kapitalizm patriyarka ve cinisyete göre iş ayrımı” makalesi, Feminist Politika Dergisi sayı 12 yıl 2011

[13] DİSK-AR Kadın işsizliği araştırması

Paylaşın